Reankarnasyon konusu

 

Hakki Amca,

 

Bildiginiz gibi Hindistan’in buyuk bir bolumu Hindu. ABD’de milyonlarca Hintli var.Hintliler’de Kast sistemi ve reenkarnasyon inanci mevcut. Alt kasttaki insalari kontrol altinda tutmak icin bire bir, adil olmayan yasamlarinin karsiligini bir sonraki hayatta alacaklarini vaad eden bir sistem. Boyle seylere inanan, “Allah’in adaleti bu mudur?” diye isyan eden, Ahiret’e de pek inanmayan ulkemizde de insanlar var.

Buna inanan arkadaslari nasil aydinlata biliriz, hangi ayetleri gostere biliriz?

Allah’a emanet olun,

Murat

Muratcığım selamünaleyküm!

Ahıretin olması gerekçelerinin bir tanesi de dünyada değişik vesilelerle gerçekleşmemiş olan adaletin sağlanması ve kişilerin yaptıklarının karşılığını almasıdır (Yunus/4, Ahzab/73, Ta Ha 15 vb.). Bunu yazılarımızda ve Tv. Programlarında ayetler ile açıkladık.

 Ama Rabbimiz, adaletin sırf ahırete bırakılmasını da istemez. Dünyada mahkemeleşmeyi ve cezalandırmayı da emreder. Ayrıca suçların cezasının bir kısmının (tadımlık ölçüde) dünyada da verdiğini ve vereceğini bildirir (Rum/41).

RUM 41

41İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde kargaşa ortaya çıktı.

Reankarnasyon konusuna gelince biz, Hud suresini tahlil ederken bazı tespitlerimizi beyan etmiştik. Bunu sitelerimizde de yayınlamıştık.

Biz bu konuyu Kehf suresinde (Rakim ve Kehf Ashabı bölümünde) ayrıntılı olarak açıkladık.

Özetle şöyle:

“Kehf” ve “Rakim Ashabı” konularının iyi anlaşılabilmesi için öncelikle 21. ayete dikkat edilmesi gerekmektedir: 

21.Böylece, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyâmet gününde hiç şüphe olmadığını bilmeleri için, onlar üzerine haberdar yaptık. Hani onlar aralarında işlerini tartışıyorlardı. Dediler ki: “Üstlerine basit bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir.” Onların işleri üzerine galip olanlar: “Üzerlerine kesinlikle bir mescit [ikna yerleri/âhiretin varlığını ispat edecek okullar] yapacağız” dediler.

                                                                                            (Kehf/21)

Görüldüğü üzere, Kehf ve Rakim Ashaplarının konu edilmelerinin amacı, onların Allah’ın vaadinin hak olduğuna ve kıyamete dair hiç şüphenin olmayacağına bilimsel kanıt olmalarıdır.

On ikinci ayetteki “lina’leme”  ifadesinin tahlili ile ilgili ayrıntılı bilgi Sebe/21. ayetin tahlilinde verilmiştir.[1]

Kehf ve Rakim Ashapları bize bir kıssa olarak anlatılmamıştır. Geçmişteki kıssaların gelecekteki kıyamete kanıt olması zaten düşünülemez. Anlatımda kullanılan fiillerin geniş veya gelecek zaman kipleriyle verilmesi de anlatılanların geçmişe değil de geleceğe yönelik olmasından dolayıdır.

ASHAB-I KEHF VE ASHAB-I RAKİM’İN SÖZCÜK ANLAMLARI:

 الكهفKehf

“الكهف Kehf”, dağdaki büyük ve geniş oyuk [mağara] demektir. Küçüğüne ” غار Gâr” denir.[2]

 الرّقيمRakim

Rakim” sözcüğü “rkm” kökünden olup “yazmak” anlamındadır. Nitekim Kur’an’da “Kitabun merkûm [yazılmış kitap]” (Mutaffifîn/9, 20) olarak geçer. “Rakîm” de “Yazılmış, rakamlanmış” demektir. Bununla “levha; kitabe, yazıt” kastedilir. Kimileri Rakim’in, üzerinde mağara bulunan dağ; kimileri Ashab-ı Kehf’in yaşadığı kentin adı; kimileri de Ashab-ı Kehf’in isimlerinin yazılı olduğu kurşun kitabe” olduğunu söylemiştir.[3]

Sözcüğün en uygun anlamı ise “Yazıt; kitabe, yazı, yazılı levha” anlamıdır.

“Kehf” ve “Rakim” sözcükleri “ اصحابAshab” sözcüğü ile tamlama yapıldığında, “ اصحاب الكهفAshab-ı Kehf [Büyük Mağara Ehli] ve “ اصحاب الرّقيم Ashab-ı Rakım [Kitabe, Yazıt Ehli]” anlamları ortaya çıkar.

Demek oluyor ki, bu pasajda, “Büyük Mağara”da gelişecek bir takım olaylar anlatılmaktadır. “Büyük Mağara”da çalışanlar ile “Yazıt Ashabı” arasında bir şeyler olacaktır. Mağarada olacak olayların anlatıldığı ayetlere bakılırsa, bu büyük mağara bir “dağ oyuğu” değil bir laboratuar ve ses geçirmez bir stüdyo’dur.

Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakım’i doğru anlayabilmek için Rabbimizin daha evvel biz kullarına bildirmiş olduğu bazı bilgileri hatırlamamız gerekmektedir. Zira o bilgiler, burada konu edilecek olan olayların alt yapısı, ilk basamağı mesabesindedir.

Hud suresinin tahlilinde vermiş olduğumuz bu bilgileri, konuyla yakın ilgisinden dolayı özet olarak değil, aynen nakletmeyi zorunlu görüyoruz:

6.Ve yeryüzünde hiçbir küçük-büyük canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Allah, onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.

                                                                                               (Hud/6

Allah ile canlılar arasındaki ilişkinin vurgulandığı bu ayette, Allah’ın hareket etmekte olan her yeryüzü canlısının rızkını verdiği, onların konulduğu ve bulunduğu yerleri bildiği, dolayısıyla her bir canlıyı sürekli olarak kontrol ettiği bildirilmektedir.

Ayette geçen “ دابّةdabbeh” sözcüğü, virüs, bakteri gibi en küçükler de dâhil olmak üzere, hareket eden her türlü canlı varlık demektir. Ayetin ifadesinden, Yüce Allah’ın sadece insanların değil, büyüğüyle küçüğüyle, denizdekiyle karadakiyle tüm yaratıkların rızklarına kefil olduğu anlaşılmaktadır.

“Dabbeh” sözcüğünü ilk geçtiği Neml/82’nin tahlilinde ayrıntılı olarak incelemiş, sözcüğe yanlış anlamlar yüklenmesi sonucunda ortaya ne gibi yanlış inançların çıktığını detaylarıyla anlatmıştık. Bu nedenle, gerek “dabbeh” sözcüğünün Kur’an’daki gerçek anlamı, gerekse bu sözcük etrafında oluşan rivayet yığınının niteliği hakkındaki açıklamalarımızın tekrar okunmasını önermekle yetiniyoruz.

“مستقرّMÜSTAKARR” VE “ مستودعMÜSTEVDA” SÖZCÜKLERİ

Ayette geçen “el-müstekarr” sözcüğü “yerleşik yer”, “el-müstevda’” sözcüğü de “geçici yer” demektir. Allah’ın her canlının “yerleşik” ve “geçici” yerlerini bilmesi demek, canlıların hem ema­net edildikleri, hem de sonradan mekân tuttukları yerlerin Allah tarafından biliniyor olması demektir. Bu yerler ne kadar değişikliğe uğrarsa uğrasın, Allah’ın bilmesi bakımından herhangi bir durum değişikliği [ya da “zorluk”] oluşturmaz. Meselâ:

-   Bir kimse belli bir adreste ikamet ederken, bazı sebeplerle başka şehirlere, başka ülkelere gidebilir; nereye giderse gitsin, Allah o insanın nerede olduğunu bilir.

-   Bir kimsenin her gün yattığı yer ile öleceği yer aynı olmayabilir; ancak Allah her ikisini de bilir.

-   Bir sperm hücresi babanın vücudunda yaratılır, sonradan yeri değişerek annenin yumurta hücresine girer. Allah bu hücrenin de ne zaman, nerede olduğunu tam olarak bilir.

-   Bir bakteri belli bir yerde oluşur, sonra da değişik yollarla başka canlıların vücutlarına girer ve orada faaliyet gösterir. Allah o bakterinin de nerede ve hangi faaliyette bulunduğunu bilir.

Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:

Gaybın anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O… O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.(En’am/59)

Konumuz olan ayet, bize göre, yukarıda saydıklarımızın dışında bir başka anlam daha içermektedir. O da “insanın kendisine ait bilgilerle beraber diriliş gününe kadar emanet olarak durduğu yerin Allah tarafından biliniyor olması”dır.

Bu anlamın biraz daha ayrıntılı açıklanabilmesi için şu ayetlerin hatırlanması gerekir:

1. Ayet:

“O gün, o insan, önden yolladığı ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir.

                                                             (Kıyamet/13)

 “اليوم   Yevm” sözcüğü Kur’an’da sadece “gün” anlamında değil, “evre, devre, etap” anlamlarında da kullanılmıştır. Bu sözcük Kur’an’da bazen kısa bir “an”ı, bazen de uzun “yıllar”ı işaret etmektedir. Meselâ Rahman/29’da “an” anlamına gelen “yevm” sözcüğü, Hud/7 ve Fussılet/9, 10’da “uzun yıllar” anlamına gelmektedir.

Bize göre, bu ayetlerdeki “o gün”, yukarıdaki olayların meydana geldiği ve inançsızların “Kaçacak yer neresi!” diyerek âdeta kaçacak delik aradığı, yani gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu, Güneş ve Ay’ın birleştiği gündür, ölüm anıdır.

İşte “o son an”da, insanın yaratılışta içine yerleştirilmiş biyolojik “çip”ler [hafıza işlevini gören sinir hücreleri] görev başına gelip kayıttaki bilgileri insanın görüşüne arz ederler. İnsan artık vicdanıyla baş başa kalmış ve yaptıklarının azabını vicdanında duymaya başlamıştır. Böylece insanın kendi aleyhine hem tanık hem de ihbarcı olacağı dönem o ölüm anıyla başlamıştır. Tabiî ki bu süreç ahirette de devam edecektir.

Hafıza hücrelerinin görev başına geleceğine ve kişinin yaptıklarını eksiksiz olarak bildireceğine dair görüşümüz, bilimsel araştırmalardan da destek almış durumdadır.

Dr. Pınar Uysal Onganer bir makalesinde şunları söylemektedir:

“… Kaliforniya’da bulunan Salk Enstitüsü Biyoloji Bölümü nörobiyologları [sinir biyologları], “Neuron” dergisinde konu ile ilgili bulgularını yayınladılar. Yaptıkları deneysel çalışmaları ile, unuttuğumuzu sandığımız için şemsiye almadığımıza inandığımız hâlde, aslında beynimizin hatırladığını kanıtladılar. … Dr. Thomas D. Albright ve ekibi, maymunların beyinlerinde neler olduğunu anlamak için ‘İnferior Temporal Korteks’teki [İTK] sinir hücreleri sinyallerini incelemişler. İTK, beynin ‘görsel tanıma’ ve hatırlamadan sorumlu alanıdır. Elektriksel olarak bu bölgenin uyarılmasının, geçmişte yaşanan olaylara ait görsel halüsinasyonlara neden olduğu gösterilmiştir. Ayrıca İTK’nın görsel hafızanın depolanması ve gerektiğinde çağırılmasında rolü olduğu düşünülmektedir.”[4]

61Ve Allah, kulları üzerinde hükümranlığı sürdürür ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onu vefat ettirirler; onlara geçmişte yaptıklarını, yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlatırlar. 62Sonra kendi gerçek Mevlâları Allah’a döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O’nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.”

                                                                                                  (En’am/61)

Yukarıdaki ayette “Koruyucular” olarak çevirdiğimiz sözcük, orijinal metinde “Hafaza” olarak geçmektedir. Bu sözcüğün kök anlamı “korumak”tır. “Koruyucular” anlamına gelen “Hafaza” ile “bellek” anlamına gelen “Hafıza” sözcüğünün aynı kökten türetilmiş olması özellikle dikkat çekicidir. Görüldüğü gibi, ayet, insan yapısında hafıza işlevini gören hücrelerin [belleklerin] varlığını ispatlamaktadır. Çünkü Allah’ın vefat ettirdiği sırada kullarına göndereceğini bildirdiği “muhafızlar [koruyucular]”, insana takdim ve tehir ettiğini eksiksiz haber veren, bir bakıma, insana kendi hayatının “Z” raporunu çıkartan “bellekler”dir.

2,3.Ama onlar, kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, “Bu, şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu, uzak bir dönüştür” dediler.

4.Biz, yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda da çok iyi kaydedip koruyan bir kitap vardır.

                                                                                         (Kaf/2-4)

Bu ayet, inkârcıların “Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” şeklindeki bahanelerine verilen cevaptır. İnkârcıların yeniden dirilmeyi alışılmıştan uzak [imkânsız] zannetmeleri, yaratılış gerçeğini ve yaratılışın bütün bölümlerini ayrıntılarıyla bilmemelerinden [bilgisizlikten] kaynaklanmaktadır. Hayatın bütün sırları keşfedilmiş olsa idi, herhâlde ölümden sonra dirilme de akıllara pek uzak gelmezdi.

Ne var ki, Yüce Allah bu sırları bilmekte ve ona göre yaratmaktadır:

79,80.De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.

                                                                                     (Ya Sin/79)]

Öldükten sonra çürüyüp toprak olanlara ne olduğu, varlıkları nelerin oluşturduğu, onları oluşturan parçalar arasındaki bağların niteliği, bu parçalardan nelerin kaybolup nelerin kaybolmadığı, nelerin şekil değiştirerek mevcut kaldığı [varlıklarını koruduğu] gibi hususlar ancak Rabbimiz tarafından bilinebilecek sırlardır. Rabbimiz varlıklarla ilgili tüm bu hususları noksansız olarak bilmekte, yarattığı hayata ilişkin tüm sırları kendi ilminde bulundurmaktadır. Ayette yaratılışla ilgili tüm bilgilerin korunduğu bildirildiğine göre, insanların öldükten sonra çürüyüp toprağa karışmaları onların kaybolup gittikleri anlamına gelmez. Hayatın bu topraktan [maddeden] yeniden başlaması, daha önce bir kez gerçekleşmiştir ve sürekli gerçekleşmeye devam edip gitmektedir.

Yukarıdaki üç ayeti göz önünde bulundurarak “müstakarr” ve “müstevda” sözcükleri ile ilgili olarak yukarıda verdiğimiz son anlamın açıklaması şu şekilde yapılabilir:

İnsanın yapısında kendisi hakkındaki tüm olayları kayda geçiren bellek hücreleri mevcuttur. Hatta tüm hücrelerin bellek özelliğine sahip olmaları ihtimali de uzak değildir. Bu bellek hücreleri, ölüm anında işlevlerini yerine getirerek vefatın gerçekleşmesini sağlamaktadırlar. Konumuz olan ayetteki “O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir” ifadesinden, bu hücrelerin ölüm sonucu toprağa karışıp yok olmadığı ve Allah’ın insanların tüm hayatlarının kayıtlarını taşıyan bu muhafızların [bellek hücrelerinin] nerede bulunduklarını bildiği anlaşılmaktadır.

Bunun böyle olması, reenkarnasyon ile izah edilmeye çalışılan bazı olaylara yeni bir açıklama imkanı getirmektedir. Bilindiği gibi, dünyaya gelmeden önce başka bir hayat yaşadığını iddia edip o hayatına dair önemli ayrıntılar veren bazı insanlardan bahsedilmektedir. Tenasuh [Ruh Göçü] inancına dayanak yapılmaya çalışılan bu tür vakalar, bir insanın zaman içinde farklı bedenlerde yaşadığına kanıt olarak yorumlanamaz. Çünkü ölen bir insan ne bir daha hayata dönebilir, ne de bir başka insanın bedeninde yeni bir hayata geçebilir. Bunda hiçbir kuşku yoktur. Ancak geçmişte başka hayatlar yaşadığını iddia edenler arasından yalancı, şarlatan veya patolojik kişilikli olmadıkları belirlenenler çıkarsa, bunların durumu nasıl açıklanmalıdır?

Konumuz olan ayette, Rabbimizin her şeyin takipçisi olduğu, hiçbir olgu, olay ve nesnenin O’nun ilmi ve kontrolü dışında bulunmadığı bildirilmektedir. Bu ayetin bizim öngördüğümüz anlamı çerçevesinde olaya şöyle bir açıklama getirilebilir:

Asırlar önce yaşamış bir kişiye ait bellek hücrelerinin sindirim ya da solunum yoluyla herhangi bir kişinin vücuduna girmesi ve orada emaneten durması, o kişinin de bu bellek hücrelerindeki kayıtları kendi geçmişi imiş gibi hatırlayıp anlatması mümkündür.”

Bu uzun açıklamalardan sonra Allah’ın izniyle diyebiliriz ki, “Ashab-ı Rakim”, geçmişte yaşamış insanların kaybolmamış ve kaybolmayacak bellek hücrelerini [yazıtları] taşıyan kimselerdir. Ashab-ı Kehf de, sessiz bir ortamda, laboratuarda, stüdyoda, hipnoz yöntemiyle bu insanların taşıdıkları başkasına ait hücreleri deşifre eden, kaybolmadığını, kaybolmayacağını, Rabbimizin her bir şeyi yok olmadan durdurduğunu bilimsel olarak ispat edecek yiğitlerdir.

Şimdi de bu veriler doğrultusunda pasajın diğer paragraflarını tahlil edebiliriz:

10 ve 12. ayetler, Kehf ve Rakim Ashapları hakkındaki anlatımının özeti mahiyetindedir. Ahab-ı Kehf, araştırma yapmak için çalışma mekânlarına yönelirler ve burada çalışmalarını sürdürürler. Bunlar inançlı kimselerdir. Hedeflerine ulaşabilmek için Allah’a yalvarmaktadırlar. Allah bunlara Ashab-ı Rakim’i gönderir. Bunlar, 11. ayetteki “Bunun üzerine Biz, onların kulakları üzerine o büyük mağarada nice yıllar vurduk” ifadesinden anlaşıldığına göre, sessiz, yalıtımlı bir ortamda çalışmalarını yıllarca sürdürürler. Sonra da muvaffak olurlar. Ashab-ı Rakim’in hangi dönemden bellek hücreleri taşıdıklarını öğrenirler. Nihayet bu olay 21. ayette ifade edildiği gibi yeniden dirilmenin büyük kanıtlarından biri olur.

13,16.Biz sana Kehf ve Rakim Ashâblarının önemli haberlerini gerçek olarak kıssalaştıracağız. Şüphesiz onlar, Rablerine iman etmiş birkaç genç yiğitler idi. Biz de onlara kılavuzluğu arttırdık: “Mademki siz, onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o hâlde o büyük mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden yayıversin ve işinizden size rast getirip yararlı olanı hazırlasın.”

14,15.Ve Biz onlar ayaklanıp da: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’nun astlarına ilâh olarak yalvarmayız, yoksa kesinlikle saçma-sapan konuşmuş oluruz. Şunlar, Allah’ın astlarından ilâhlar edinen bizim toplumumuzdur. Edindikleri ilâhlara dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha yanlış davranan; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir?” dediklerinde onların kalplerini sağlamlaştırdık.

Bu ayet grubunda Kehf Ashabı’nın çalışmaya başlamaları nakledilmiştir. Ayetten anlaşıldığına göre, bir grup inançlı genç, “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden akıl gelişmişliği hazırla” diyerek ayaklanınca [işe başlayınca], Rabbimiz de onlara “Mademki siz, onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o halde o büyük mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden yayıversin ve işinizden size rast getirip faydalı olanı hazırlasın” diyerek kendilerine imkân sağlamıştır.

16. ayet gerek teknik gerekse semantik olarak 13. ayetin parçasıdır. O nedenle 13 ve 16. ayetleri birlikte sunduk.

17.Ve sen, vahy doğrultusunda araştırma yapıldığında hayırlı bir sonuç alındığını; aksi durumda anlamsız bir iş yapıldığını göreceksin. Kendileri de ondan geniş bir boşluktadırlar. Bu, Allah’ın lâmetlerinden/göstergelerindendir. Allah kime kılavuzluk ettiyse artık o, kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Allah kimi şaşırttıysa da, artık sen ona yol gösteren bir Yakın Kimseyi asla bulamazsın.

18.Ve sen Ashâb-ı Rakim’i görseydin uyanık sanırdın. Hâlbuki onlar uykudadırlar. Ve Biz onları sağ yana ve sol yana çeviririz. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer sen onların durumunu iyice bilseydin, kesinlikle, kaçarak onlardan uzaklaşırdın ve onlardan ürpertiyle dolardın.

19,20.Ve böylece kendi aralarında soruşturma yapsınlar diye yazıt ashâbını gönderdik. Onlardan bir sözcü: “Ne kadar durup kaldınız?” dedi. Diğerleri: “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” dediler. Yazıt ashâbından diğerleri: “Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size yiyecek getirsin. Ve çok nazik davransın ve sizi kimseye sezdirmesin. Şüphesiz şehir halkı, sizin üzerinize galip gelirlerse sizi taşlayarak öldürürler veya sizi kendi dinlerine/yaşam tarzlarına döndürürler. O zaman da siz, sonsuz olarak asla kurtuluşa eremezsiniz.”

Bu ayetlerde Kehf Ashabı’nın çalışmaları yer almaktadır. Kehf Ashabı, uyguladıkları hipnoz yöntemiyle Rakim Ashabı’nın emaneten taşıdığı yazıtlardaki [bellek hücrelerindeki] geçmişte yaşamış kişiye ait kayıtları deşifre etmektedirler. Böylece hem Kur’an’ın mucizeliği hem de Allah’ın vaadinin hak olduğu ve Kıyamet’te hiç şüphenin olmadığı bilimsel olarak ortaya çıkmaktadır.

Ayetteki “ doğduğu zaman güneşi, onların o büyük mağaralarından sağ yana yöneldiğini, battığı zaman da onları sol yandan keser-geçer göreceksin” ifadesi, bu olup bitenlerin Kur’an açısından konumunu belirtmektedir.

 Burada konu edilen güneş, yıldız olan Güneş olmayıp mecaz anlamıyla Kur’an’dır. “Şems [Güneş]” sözcüğünün mecaz anlamıyla Kur’an demek olduğunu daha evvel “Şems” suresinde açıklamıştık. Evet, burada olup bitenlerin Kur’an ile sağlaması yapılacak olursa, yani olanlar Kur’an büyüteci altında değerlendirilecek olursa, sağ yöne yöneldiği [tam isabetle, hayırlı bir iş yapıldığı] görülecektir. Yok, Kur’an açısından bakılmazsa, bu kez sol yöne kayıp gidecektir [uğursuz, anlamsız bir olay olarak kalacaktır, çalışmalara yazık olacaktır.] “Sağ” sözcüğünün “uğur”, sol sözcüğünün “uğursuzluk” anlamında kullanıldığını daha evvel “Ashab-ı Meymene ve Ashab-ı Meş’eme” başlığı altında detaylı olarak açıklamıştık.

Rabbimiz, Kur’an’da, ileride afak ve enfüsten Kur’an’ın mucizelerinin ortaya çıkacağını bize daha evvel bildirmişti:

53.Onun hak olduğu ortaya çıkıncaya kadar, hem dış dünyada, hem kendi bünyelerinde alâmetlerimizi/ göstergelerimizi onlara göstereceğiz. Rabbinin şüphesiz her şeye tanık olmuş olması da yetmedi mi?

                                                                                 (Fussılet/53)

Bu konuyla ilgili detay daha evvel Fussılet suresinin tahlilinde verilmişti.

18. ayette, Ashab-ı Rakim’in taşıdığı hücrelerdeki hafıza kodlarının deşifre yöntemi bildirilmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla, söz konusu kod çözümü işlemi hipnoz yöntemiyle gerçekleştirilecektir. Uyutulmuş olmalarına rağmen görenler tarafından uyanık sanılacak olmaları hipnotik bir duruma işaret etmektedir. Uyudukları halde sağa sola hareket etmeleri de bunu göstermektedir.

19. ayetteki “Ve böylece kendi aralarında soruşsunlar diye onları [yazıt ashabını] gönderdik” ifadesi, Rabbimizin Ashab-ı Kehf’e yaptığı yardımı, yani kendilerine çalışacakları, araştırma yapacakları kişileri buldurduğunu ifade etmektedir.

12 ve 19. ayetin orijinalindeki “ بعثbease” fiili genellikle “diriltti” diye tercüme edilmiştir. Biz ise aynı fiili her iki ayette de “göndermek” anlamıyla çevirmiş bulunuyoruz. Böylece 12. ayettekine “gönderdik”, 19. ayettekilere ise “gönderdik” ve “gönderiniz” şeklinde anlam verdik. Bunun nedeni, Arapça dilbilgisi kurallarının bu anlamı gerektiriyor olmasıdır. Şöyle ki:

 بعثBEASE

Bu sözcük lügatte “tek başına veya birisiyle birlikte göndermek” demektir.[5] Kur’an’a bakıldığında, bu sözcüğün “yeniden diriltme” anlamından çok, “gönderme” anlamında kullanıldığı görülmektedir. Sözcüğün “diriltme” anlamı da aslında “mezardan gönderme” anlamından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Kur’an’da elçi göndermenin “ بعثbease” fiiliyle ifade edildiği birçok ayet vardır.

Biz burada “kişi” ve “gurup” gönderme anlamıyla birkaç ayeti örnek vereceğiz:

 12.Ve andolsun ki Allah, İsrâîloğulları’nın sağlam sözünü almıştı. Ve Biz, kendilerinden on iki müfettiş/başkan göndermiştik. Ve Allah demişti ki: “Ben, kesinlikle sizinle beraberim. Salâtı ikame eder [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturur, ayakta tutar], zekâtı/verginizi verir, elçilerime iman eder, onları destekler ve Allah’a güzelce ödünç verirseniz, andolsun ki sizden kötülüklerinizi örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim. İşte sizden her kim de, bundan sonra küfrederse; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse, artık kesinlikle yolun doğrusunu kaybetmiş olur.”

                                                                                                     (Maide/12)

35.Ve eğer karı-kocanın arasının açılmasından korktuysanız, o zaman bir hakem erkeğin yakınlarından, bir hakem de kadının yakınlarından kendilerine gönderin. Bu karı-koca gerçekten barışmak isterlerse, Allah karı-kocanın arasında geçim verir. Şüphesiz Allah, çok iyi bilendir, her şeyin iç yüzünü, gizli taraflarını da iyi bilendir.

                                                                                               (Nisa/35)

65.De ki: “O, üstünüzden ve ayaklarınızın altından azap göndermeye yahut sizi ayrılıkçı gruplara ayırıp kiminizin kiminize hıncını tattırmaya gücü yetendir.” Bak, onlar iyice anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl evirip çeviriyoruz/inceden inceye açıklıyoruz.

                                                                                            (En’am/65)

4.Ve Biz İsrâîloğulları’na Kitap’ta/ yazgıda şunu gerçekleştirdik: “Kesinlikle siz, yeryüzünde iki defa kargaşa çıkaracaksınız/ bozguna uğrayacaksınız ve kesinlikle büyük bir yükselişle yükseleceksiniz.” 5İşte o ikisinden birincisinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik de onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. Ve o, yerine getirilmesi gereken bir vaat idi. 6Sonra sizi tekrar güçlü kulların üzerine galip kıldık ve size mallarla ve oğullarla yardım ettik. Ve sizi işe yarayanlar açısından daha çok şey sahibi yaptık.

                                                                                                   (İsra/4, 5)

46.Ve eğer çıkışı isteselerdi, kesinlikle çıkış için birtakım hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların gönderilmelerini hoş görmedi de onları yoldan alıkoydu. –Ve “Oturun oturanlarla beraber!” denildi.–

                                                                                                  (Tevbe/46)

19 ve 20. ayetlerde, taşıdıkları hafıza hücreleri deşifre olanlardan aynı çağda yaşamış iki grubun tespit edildiği ve hipnotize edilmiş bir durumdayken birbirlerine soru yönelterek konuştukları nakledilmektedir.

Bu iki grup Yazıt ashabı, suçluların taşlanarak öldürüldükleri dönemin kayıtlarını taşımaktadırlar. Kendilerinde taşıdıkları geçmiş döneme ait hafıza hücrelerinden dolayı her iki grup da sanki o çağda yaşıyormuş gibi davranmaktadırlar; yani o günkü şartların devam ettiğini sanmaktadırlar.

21.Böylece, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyâmet gününde hiç şüphe olmadığını bilmeleri için, onlar üzerine haberdar yaptık. Hani onlar aralarında işlerini tartışıyorlardı. Dediler ki: “Üstlerine basit bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir.” Onların işleri üzerine galip olanlar: “Üzerlerine kesinlikle bir mescit [ikna yerleri/âhiretin varlığını ispat edecek okullar] yapacağız” dediler.

Bu ayette Rabbimiz, Kehf Ashabı’nı niye devreye sokup onlara araştırma yaptırdığını açıklamaktadır. Rabbimizin Yazıt Ashabı’ndaki emanet hücrelerde kayıtlı bilgileri Allah’ın ba’s, haşr ve neşr ile ilgili vaadinin hak ve gerçek olduğunu anlasınlar diye ortaya çıkarıp herkesin duymasını, bilmesini sağlayacağı anlaşılmaktadır.

Böyle bir çalışmayı sürdüren yiğitler, kendi aralarında bu çalışmadan sonra neler yapabileceklerini tartışmaktadırlar. Bazısı bunu fazla büyütmeden sürdürmeyi düşünürken bazısı da  -ki bunların dediği olacaktır- bunların üzerine bir mescit [boyun eğilen, ikna edilen bir yer; yani bu konuyu herkesle paylaşarak ve sürekli olarak yaparak bu konuda herkesi ölümden sonra dirilmeye inandıran, bunu herkesin gözüyle görmesini sağlayan bir okul] yapmaya karar verirler.

Muratcığım Kur’an’a göre ölen kişinin bir başka bedenle (insan- hayvan) bedenlenmesi, olgunlaşmak için dünyaya geri dönmesi söz konusu değil (Mü’minun/ 99, 100).

Mü’minun/99, 100:

99,100.Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde, “Rabbim, terk ettiğim şeylerde sâlihi işlemem için beni geri döndür” dedi. Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Bu, şüphesiz onun söylediği bir sözdür. Onların tekrar diriltilecekleri güne kadar onların arkalarında bir engel vardır.

Fatır 36-38

36.Ve şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenşu kişiler, cehennem ateşi kendileri için olanlardır. Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler. Kendilerinden, cehennem ateşinin birazı da hafifletilmez. İşte Biz, kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenher aşırı kimseyi böyle cezalandırırız. 37Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” –Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için bir yardımcı da yoktur.–

38.Kesinlikle, Allah göklerin ve yerin görülmeyenini, duyulmayanını, sezilmeyenini bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir.

En’am 27, 28

27.Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman, “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık!” deyiverdiklerini bir görsen!

28.Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine yasaklandıkları şeye kesinlikle dönmüşlerdi. Evet onlar gerçekten yalancıdırlar.

Biz, hintlilerin bu inançlarının kaynağını, delillerini, belge ve bilgilerini iyi öğrenebilirsek o inancın tahililini yapıp Kur’an ile onların tutarsızlığını ortaya koyabiliriz.

Benim bu konudaki bilgim ansiklopedik düzeyde, daha fazla bir bilgim yok… Ama bu konuda bilgilenip bu mes’eleyle ilgilenmek de artık boynumuza borç oldu…


[1] Tebyinulkuran; clt ??? s. ????*

[2] (Lisanü’l-Arab, c: 7, s: 751)

[3] (Lisanü’l Arab, c.4 , s. 220-222)

[4] (11 Şubat 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Bilim Teknik ekinden)

[5] (Tebyinü’l Kur’an; c. 1,  s. 449, 450; Tacü’l Arus; c.3, s. 170, 171. “ba’s” mad.)