MUCİZE KAVRAMI VE PEYGAMBERLERİN MUCİZELERİ

MUCİZE KAVRAMI

“Mucize”, Arapça’da ‘Acz’ kökünden türemiş; İf’âl babından ismifâil, müfred müennes bir sözcük olup anlamı “aciz bırakan” demektir. Bununla “insan aklını ve kudretini aciz bırakan şey” kastedilir. Batı dillerine Latince ‘miraculum’ sözcüğünden  ‘Le miracle’ olarak geçmiştir. “Harikulâde bir şey, fevkalâde (olağanüstü) bir hal” anlamına gelir.

Peki evrende  “Mucize” diye bir olay söz konusu olabilir mi?

Bunu evrendeki olaylar açısından ele alalım:   

DOĞADA  DETERMİNİZM

Determinizmde deney konusu olmayan esrarengiz hiçbir olay ve kuvvet yoktur. Evrende olaylar birbirini kovalarlar. Yani bir olay diğerini, o da başka birini meydana getirir. Evren bir olaylar zinciri olarak devam eder. Bir olayı meydana getiren yine başka bir olaydır, metafizik veya doğaüstü bir kuvvet değildir.

Evrende her şeyin bir sebebi vardır. Sebepsiz bir şey olmaz. Her şeyin sebebi de yine kendi cinsinden başka bir olaydır. Birinci olaya SEBEP, ikinci olaya SONUÇ denilir. Sebep ile sonuç arasında matematiksel bir oran vardır. Sebep ortaya çıkınca, sonuç da ZORUNLU olarak meydana gelir. Eserde sebepten fazla bir şey bulunmaz.

Bu kurala göre, evrende sıkı bir DETERMİNİZM hakim ise, yani her şey SEBEP-SONUÇ ilişkisinde ise, mucize diye bir şey olamaz.

Kimi de bu konuya doğadaki imkan ve izafilik açısından yaklaşarak böyle şeylerin olabileceğini kabullenmiştir.

 2-DOĞADA İMKAN (CONTİNGENCE )

Yukarıda görüldüğü gibi determinizmde zaruret (zorunluluk) vardı. Yani A olayı meydana geldiğinde mutlak surette, zorunlu olarak B olayının meydana gelmesi gerekmektedir. Örneğin su 100 dereceye kadar ısıtılırsa, su mutlaka ve zorunlu olarak kaynar.

İşte bu zorunluluğun zıddı, İMKAN = CONTİNGENCE’ dir. Bu kanuna göre, A olayı meydana gelince B olayı meydana gelmeyebilir.

XVIII. yüzyılda katı bir determinizm kabul görürken, çağımızda Leibniz, Emile Boutroux gibi bilim adamları tabiatta determinizmin değil, imkanın= contigence bulunduğunu ispatlamışlardır. Bergson, Guenat, Reinke, Driesch, canlılar dünyasında determinizmin bulunmadığını ileri sürerek VİTALİZM akımını oluşturmuşlar ve bu konudaki düşüncelerini ‘Tabiat Kanunlarının İmkanı’ adlı eserlerinde toplamışlardır.

Bu imkan = contingence prensiplerine göre, mucize veya doğal bir sebep olmadan;  bir olayın, bir SONUCUN meydana gelmesi mümkündür.

2-DOĞADA İZAFİLİK

Fizik, kimya, matematik gibi ilimlerin Mayer Prensibi, Newton kanunları, Kepler Prensipleri gibi temel kavramlarıyla, cansız maddeler üzerinde incelemeler yapılmış; bu prensiplerin mutlak doğru olduğu noktasından yola çıkılmış ve neticede determinizmin zorunluluğu kabul edilmişti.

 Oysa  Fizik ve mekanik alanında meydana gelen yenilikler, katı determinizm bu anlayışını kökünden değiştirdi. Nitekim A.Einstein (1879-1958) yüksek matematikle ispat edilen İzafiyet Teorisiyle  fizik, kimya ve matematikte büyük bir devrim yaptı. Bu teoriye göre:

a)Sabit kütle yoktur. Kütle cisimlerin hızına tabidir.

b) Madde yoktur, enerji vardır.

c)Evren N boyutludur, üç boyutlu değildir.

d) Zaman ve mekan dışta objektif olarak yoktur. Bunlar cisimlerin hareketlerine ve görünüşlerine bağlıdır.

e)Genel çekim bir kuvvet değil, mekanın eğriliğiyle açıklanan, evrenin geometrik bir özelliğidir.

Bu  durumda doğadaki izafiliğe göre mucizenin olabileceği düşünülebilir.

Canlılar aleminde ise determinizmin yeri yok gibidir. Orada illet –eser, sebep–sonuç arasında zorunluluk yoktur. Her şey imkan = contigence çerçevesindedir. Etkiye eşit tepki hiç görülmez. Örneğin aynı şartlarda beslenen hayvanlar ve bitkiler, farklı farklı  bünyeler alırlar.

Din terminolojisinde ise:

 Mucize, Peygamberlik iddiasında bulunan kişinin, bu davasının doğru olduğunu ispat için Allah’ın izin ve kudretiyle gösterdiği harikulâde (olağanüstü, tabiat kanunlarına aykırı) şeylerdir

Mu’cizeye bir tanım getirildikten sonra Kelam bilginleri tarafından bunun şartları kuramsallaştırılmıştır.

MUCİZENİN ŞARTLARI

Mucize, onu gösteren kişinin kendi hüneri değildir. Kendisine Allah tarafından,görevini yapabilmesi, iddiasını ispat edebilmesi ve toplumu ikna s’edebilmesi için verilir

Bir olayın mucize sayılabilmesi için :

  • Sebep ve illeti olmadan yapılmalıdır. (determinizme aykırı
  • olmalıdır.)
  • Mutlaka harikulâde olmalıdır.
  • Peygamberlik iddiasındaki kişiden başkası yapamamalıdır.
  • Ortaya çıkan olay kendisini yalanlamamalıdır.
  • Amacına uygun olarak ortaya çıkmalıdır.
  • Peygamberlik sürecinde olup daha evvelki hayatında
  • olmamalıdır.
  •  Alenî olmalıdır. Yani herkesin gözü önünde olup herkes tarafından görülmelidir. İddiacının kendinden menkul olmamalıdır.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalar doğrultusunda peygamberlere verildiği kabul edilen mucizelere (!)  bir göz atalım. Tüm peygamberler ve onlara izafe edilen mucizeleri tek tek zikretmek konuyu çok uzatacağından çağımızda ümmetleri var olan Îsâ, Mûsâ ve Muhammed ve İbrahim as.lara izafe edilen mucizeleri Kur’ân’dan inceleyelim.

Kur’an’da mucize sözcüğü geçmez. Kur’an’da “ayet (alamet/gösterge)” sözcüğü yer alır.

Mü’min; 78:

78 – Ve ant olsun ki, Biz senin önünden nice elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık onlardan kimini de anlatmadık. Hiçbir elçi, Allah’ın izni olmaksızın bir alamet/gösterge getiremez.  Artık Allah’ın emri gelince de hak ile gerçekleştirilir. Batılcılar, işte burada hüsrana uğradılar.

Ra’d; 38:

38- Ant olsun ki, Biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve zürriyet (nesil; oğlan- kız çocuklar) verdik. Hiç bir peygamber için Allah’ın izni olmadan herhangi bir alamet/gösterge getirmek de yoktur. Her ecel için bir yazı vardır.

Rabbimiz kendi varlığına, birliğine alamet/ işaret olan her varlığı ve olayı ayet diye ifade buyurmuştur.

Muhammed as.a verilen  ayet (alamet/ gösterge

İslam öncesi toplumlarda mitolojik olayların nakli yaygındı. Mitolojide yarı tanrı birçok insan konu edilir. Rasülüllah geldiği zamanda da toplum ondan mitolojideki gibi, altından evinin olması, göğe çıkması, gökten bütünce bir kitap alıp gelmesi, beraberinde kendi inançlarındaki gibi bir melek olması, yememesi- içmemesi, altından ırmaklar fışkıran bağlarının- bahçelerinin olması, göğü tepelerine düşürmesi vs. gibi hünerler göstermesini beklediler ve istediler. Fakat bunlara Allah tarafından, Muhammed’in elçiliğine kanıt olarak sadece vahyin; Kur’an’ın yeteceği bildirildi. Ve her zaman Rasülüllah’ın elçiliğine kanıt olarak, sadece vahiy; Kur’an gösterildi.

Necm; 1-4:

Parça parça inmiş ayetlerin her bir inişini kanıt gösteririm ki,  arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır. O, hevasından da konuşmuyor. O, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.

Ya Sin; 1-6:

Ya (10), Sin (60)- Babaları uyarılmamış bu yüzden de kendileri duyarsız bir kavmi kendisiyle uyarasın diye Aziz [çok güçlü], Rahîm’in [çok merhametlinin] indirdiği çok hikmetli Kur’an’a ant olsun ki sen, o elçilerdensin, hiç şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerinesin.

Ankebut; 50, 51:

50- Ve onlar, “Ona Rabbinden alametler; göstergeler indirilmeli değil miydi?” dediler. De ki: “Alametler; göstergeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

51- Kendilerine okunan Kitap’ı şüphesiz Bizim sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.’

Rabbimiz “İndirilen yetmedi mi” buyrulurken, Allah’ın peygamberlere vahiy dışında bir gösterge vermediği yaratmadığı gerçeği de açıklanmaktadır.

Aslında Musa Firavunun karşısına çıktığında da Firavun Musa’da kanıt istemiş, Allah’ da Musa’ya kanıt olarak birikimini ortaya koydurmuştur:

A’raf; 103-108:

103.Sonra onların [o elçilerin/o toplumların] arkasından Mûsâ’yı alametlerimizle; göstergelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik de onlar, onlara (alametlere; göstergelere) zâlimlik ettiler. Hele bir bak, o bozguncuların âkıbetleri nasıl oldu!

104, 105.Ve Mûsâ, “Ey Firavun! Ben kesinlikle âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Allah hakkında haktan başkasını söylememek bana bir yükümlülüktür. Gerçekten ben size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Bu nedenle İsrâil oğullarını gönder benimle” dedi.

106.     O (Firavun,) “Eğer bir alamet; gösterge ile geldiysen, getir hemen onu, tabii eğer doğrulardan isen” dedi.

107-108. Bunun üzerine o (Mûsâ), birikimini ortaya attı, o da birdenbire apaçık bir “SİLİP SÜPÜREN” kesiliverdi. Gücünü de sıyırıp açığa koydu; artık gücü, izleyenler için mükemmel, tam kusursuzca idi.

Şuara; 31- 33:

30-  O [Musa]: “Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” dedi.

 31-   O [Firavun]: “Haydi hemen getir onu, eğer doğrulardan isen” dedi.

 32-   Bunun üzerine o [Musa], birikimini ortaya koyuverdi; bir de bakmışsın ki o [Musa’nın birikimi], apaçık bir silip süpürendir.

 33-   Gücünü de çekti çıkardı; bir de bakmışsın ki o [güç], izleyenlere çok mükemmel, hiç kusursuzdur.

Kur’an’ın birçok ayetinde vahyin “kendisine özgü” olduğu, vahyi kendisinden başka kimsenin yapamadığı- yapamayacağı gerçeğini ifade ediyor.

Allah elçi seçer

Hacc; 75, 76:

75, 76- Allah meleklerden,  elçiler seçer, insanlardan da.. Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir, ellerinin arasında olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve işler yalnızca Allah’a döndürülür.

Ruh ilkası (vahyetmek), Allah’a özgü bir iştir ve Allah ruhu dilediği kuluna ilka eder.

Mü’min; 15:

15- O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden/ kendi işinden olan ruhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır].

İsra; 85:

85 – Ve sana ruhtan soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir/ işindendir. Size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir.”

Şura; 52, 53:

52, 53-  İşte böylece Biz sana da kendi emrimizden/ kendi işimizden olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola, göklerde ve yerde bulunanlar kendisi için olan O Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah’a döner.

Duhan; 2- 7:

2- 7- Apaçık/açıklayan Kitap’a yemin olsun ki, şüphesiz Biz, Kendi katımızdan bir iş olarak, onu, hikmetle dolu/sağlam her işin/oluşun kendisinde ayırt edildiği, mübarek [bolluklu] bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyarıcılarız. Şüphesiz Biz, Rabbinden; göklerin, yeryüzünün ve ikisi arasındakilerin Rabbinden -eğer kesin inanan kimseler iseniz- bir rahmet olarak elçi gönderenleriz. Şüphesiz O, en iyi duyanın, en iyi görenin ta kendisidir.

Bu ayetlere göre vahiy de ilk yaratma gibi Allah’a özgü bir hadisedir. Vahyin en büyük alamet; gösterge oluşu işte buradan gelir. Vahyin alametliğinin; göstergeliğinin nasıllığını, evrendeki kuramlarla anlamaya çalışmak havanda su dövmekten başka bir şey değildir. Allah’ın “bana özgü bir iştir” demediği her olayı ise bilimsel ilkelerle değerlendirmek gerekmektedir.

İşte bu noktada durup düşünülmesi gerekiyor.

Durum böyle olmasına rağmen, geçmiş ilahi kitapların tahrif edilmesi, Kur’an’ın yanlış anlaşılması sonucu, insanlar peygamberlere birçok olağanüstü nitelikleri izafe etmişlerdir. Öyle ki diğer peygamberlere izafe edilen mucizeler(!) bine katlanarak son nebi Muhammed as.a adapte edilmiştir. Böylece son nebi ilahlar ilahı haline getirilmiştir. Bunları ibret-i âlem için takdim ediyoruz:

MUHAMMED As’a izafe edilen sözde MUCİZELER (!)

Aşağıdaki yazılar, Mir’ât-ı Kâinat kitabından alınmıştır. Bu kitapta, mucizelerin (!) çoğunun kaynakları da bildirilmiş ise de, biz bu kaynakları yazmadık. Mucizelerin çoğunu da kısaltarak yazdık.

1-   Muhammed Aleyhisselâmın mucizelerinin en büyüğü Kur’ân-ı kerimdir.

2-Muhammed aleyhisselâmın meşhur mucizelerinin en büyüklerinden birisi de, ayı ikiye ayırmasıdır.

3-Muhammed aleyhisselâm, bâzı gazâlarında, susuz kalındığı zaman, mübârek elini bir kaptaki suya sokmuş, parmakları arasından su akarak, suyun bulunduğu kap devamlı taşmıştır. Bazen seksen, bazen üç yüz, bazen bin beş yüz, Tebuk gazâsında ise yetmiş bin kimsenin hepsi ve hayvanları, bu sudan içmişler ve kullanmışlardır. Mübârek elini sudan çıkarınca akması durmuştur.

4-Bir gün amcası Abbas’ın evine gidip, onu ve evlâdını yanına oturtup üzerlerine ihrâmı ile örterek: “Ya Rabbî! Bu benim amcam ve babamın kardeşidir. Bunlar da benim ehl-i beytimdir. Şu örtümle onları örttüğüm gibi, sen de cehennem ateşinden kendilerini ört, koru!” buyurdu. Duvarlardan üç kere âmin sesi işitildi.

5- Bir gün kendisinden mucize isteyenlere karşı, uzaktaki bir ağacı çağırdı,. Ağaç, köklerini sürüyerek gelip selâm verip: “eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasülüh.” dedi. Sonra, gidip yerine dikildi.

6-Hayber gazâsında, önüne zehirlenmiş koyun kebabı koyduklarında: “Ya Rasülüllah! Beni yeme, ben zehirliyim.” sesi işitildi.

7- Bir gün, elinde put bulunan kimseye:” Put bana söylerse, iman eder misin?” dedi. Adam, “ben buna elli senedir ibâdet ediyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Sana nasıl söyler?” dedi. Muhammed As. : “Ey put ben kimim?” deyince, “Sen Allah’ın peygamberisin.” sesi işitildi. Putun sahibi, hemen imana geldi.

8- Medine’de, mescitte dikili bir hurma kütüğü vardı. Rasülüllah hutbe okurken, buna dayanırdı. Buna Hannâne denirdi. Minber yapılınca, Hannane’nin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemaât işittiler. Minberden inip, Hannâne’ye sarıldı. Sesi kesildi. “ Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyamete kadar ağlardı.” buyurdu.

9-Eline aldığı çakıl taşlarının ve tuttuğu yemek parçalarının arı sesi gibi, Allahü teâlayı tesbih ettikleri çok görülmüştür.

10- Bir kâfir gelip, senin peygamber olduğunu ben nereden bileyim? dedi. Rasülüllah, “Şu hurma ağacındaki salkımı çağırsam, oda gelse iman eder misin?” buyurdu. Kâfir, evet iman ederim, dedi. Rasülüllah hurma salkımını çağırdı, sıçrayarak geldi. Rasülüllah, “yerine git.” buyurdu. Ağaçtaki yerine çıkıp asıldı. Bunu gören kâfir iman etti

11- Mekke’de birkaç kurt bir sürüden koyun kapıp götürdüler. Çoban hücum edip, kurtardığında, kurtların birisi, Allahü teâlânın gönderdiği rızkımızı elimizden alırken, Allahü teâlâdan korkmadın mı? dedi. Çoban: “Çok şaşırdım, kurt konuşur mu?” deyince, kurt: “Bundan daha şaşılacak şeyi haber vereyim mi? Medine’de Allahü teâlânın peygamberi olan Muhammed as. mucizeler gösteriyor.” dedi. Çoban gelip bunu Rasülüllah’a anlattı ve Müslüman oldu.

12- Muhammed as. bir çayırda giderken, üç kere, “Ya Rasülallah!” sesini işitti. O tarafa bakıp, bağlı bir geyik gördü. Yanında bir adam uyuyordu. Geyiğe ne istediğini sordu. O da: “Bu avcı beni avladı. Karşıki tepede iki yavrum var. Beni salıver! Gidip, onları emzirip geleyim.” dedi. Rasül as. “Sözünü tutar mısın, gelir misin?” dedi. “ Allahü teâla için söz veriyorum, gelmezsem Allahü teâlânın azabı benim üzerime olsun.” dedi. Rasülüllah geyiği bıraktı. Biraz sonra geldi. Rasülüllah onu bağladı. Adam uyanıp: “Ya Rasülallah, bir emrin mi var? dedi. “Bu geyiği azat et!” buyurdu. Adam geyiğin ipini çözüp bıraktı. Geyik sevincinden iki ayağını yere vurup, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enneke Rasülüllah” dedi ve gitti.

13-Bir gün bir köylüyü imana davet etti. Müslüman bir komşumun vefat etmiş kızını diriltirsen, iman ederim, dedi. Mezarına gittiler. İsmini söyleyerek kızı çağırdı. Kabir içinden ses işitildi ve dışarı çıktı. “Dünyaya gelmek ister misin? buyurdu. “Ya Rasülallah, dünyaya gelmek istemem. Burada babamın evindekinden daha rahatım. Müslüman’ın âhreti, dünyasından daha iyi.” dedi. Köylü bunu görünce, hemen imana geldi.

14-Cabir bin Abdullah bir koyun pişirdi. Rasülüllah ashâbı ile yediler. “Kemiklerini kırmayınız!” buyurdu. Kemikleri toplayıp, mübârek ellerini üstüne koyup duâ etti. Allahü teâlâ koyunu diriltti.

15- Rasülüllah’a büyüdüğü halde hiç konuşmayan bir çocuk getirdiler. “ben kimim?” diye sordu. Sen Rasülüllahsın diye cevap verdi. Ölünceye kadar konuştu.

16-Bir kimse yılan yumurtasına basarak iki gözü kör oldu. Rasülüllah’a getirdiler. Mübârek tükürüğünden gözlerine sürmekle görmeye başladı.Hatta seksen yaşında olduğu halde, iğneye iplik geçirirdi.

17-Muhammed bin Hatib diyor ki: Küçük idim. Üstüme kaynar su döküldü. Vücudum yandı. Babam beni Rasülüllah’a götürdü. Mübârek elleri ile tükürüğünü yanan yerlere sürdü ve duâ buyurdu. Hemen yanıklar iyi oldu.

18-  Bir kadın, kel oğlunu getirdi. Rasülüllah, mübârek elleri ile başını sıvadı. Şifa buldu. Saçları uzamaya başladı.

19-Tirmizi ve Nesâî’nin Sünen kitaplarında diyor ki, iki gözü âma bir kimse gelip: “Ya Rasülellah Allahü teâlâya duâ et, gözlerim açılsın.” Dedi. “Kusursuz bir abdest al. Sonra Ya Rabbi, sana yalvarıyorum. Sevgili peygamberin Muhammed aleyhisselâmı araya koyarak,senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Muhammed aleyhisselâm! Seni vesile ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. Ya Rabbi! Bu yüce Peygamberi bana şefâatçi eyle! Onun hürmetine duâmı kabul et!” duâsını okumasını söyledi. Adam, abdest alıp duâ etti. Hemen gözleri açıldı.

20- Ebu Talip ile bir çölde gidiyordu. Ebu Tâlib, çok susadığını söyledi. Rasülüllah, hayvandan yere inip, “Susadın mı?” buyurdu ve mübârek ayaklarının ökçesini yere vurdu. Su fışkırdı. “Amcam, bu sudan iç!” buyurdu.

21-Hudeybiye Gazâsında susuz bir kuyunun yanına kondular. Asker susuzluktan şikâyet etti. Bir kova su istedi, içinden abdest alıp  tükürdü.Bunu kuyuya döktürdü. Bir ok alıp kuyuya attı. Kuyunun ağzına kadar su ile dolduğunu gördüler.

22- Bir gazâda, asker susuzluktan şikâyet etti. Rasülüllah, iki askeri su aramaya gönderdi.  İki kırba dolusu su ile deve üstünde bir kadını gördüler, getirdiler. Rasülüllah, kadından bir miktar su istedi. Bir kap içine döktürdü. Bütün asker gelip sıra ile kaplarını, tulumlarını doldurdular. Kadına bir miktar hurma verip su tulumlarını da doldurdular. “Senin suyundan eksiltmedik. Bize suyu Allahü teâlâ verdi.” buyurdu.

23- Medine’de minberde hutbe okurken, bir kimse: “ Ya Rasülellah! Susuzluktan çocuklarımız, hayvanlarımız, tarlalarımız helâk oluyor. İmdadımıza yetiş!” dedi. Ellerini kaldırıp, duâ eyledi. Gökte hiç bulut yokken, mübârek ellerini yüzüne sürmeden, bulutlar toplandı. Hemen yağmur başladı. Birkaç gün devam etti. Yine minberde okurken, o kimse: “Ya Rasülellah! Yağmurdan helak olacağız!” deyince, Rasülüllah tebessüm etti ve “Ya Rabbi! Rahmetini başka kullarına da ihsân eyle!” buyurdu. Bulutlar açılıp, güneş göründü.

24-Câbir bin Abdullah diyor ki, çok borcum vardı. Rasülüllah’a haber verdim. Bahçeme gelip, hurma yığınının etrafında üç kere dolaştı. “alacaklılarını çağır, gelsinler!” buyurdu. Her birine hakları verildi. Yığından bir şey eksilmedi.

25-Bir kadın hediye olarak bal gönderdi. Balı kabul edip, boş kabı geri gönderdi. Kap bal ile dolu olarak geri geldi. Kadın gelerek: “Ya Rasülellah, hediyemi niçin kabul etmediniz? Acaba günahım nedir?” dedi. “Senin hediyeni kabul ettik. Gördüğün bal, Allahü teâlânın hediyene verdiği berekettir.” dedi. Kadın çocukları ile aylarca yediler. Hiç eksilmedi. Bir gün yanılarak balı başka bir kaba koydular. Oradan yiyerek bitirdiler. Bunu, Rasülüllah’a haber verdiler. “Gönderdiğim kapta kalsaydı, dünya durdukça yerlerdi, hiç eksilmezdi.” buyurdu.

26- Ebu Hüreyre diyor ki: Rasülüllah’a birkaç hurma getirdim. Bunlara bereket verilmesi için duâ etmesini söyledim. Bereketli olmaları için duâ buyurdu ve “Bunları al, kabına koy. Ondan almak istediğin zaman elinle içinden al, onları boşaltıp saçma!” buyurdu. Hurmaların bulunduğu çantamı gece gündüz yanımdan ayırmayıp Osman zamanına kadar hep yedim. Yanımdakilere de yedirdim ve avuç dolusu sadakalar verdim. Osman şehit olduğu gün çantam kayboldu.

27- Rasülüllah, Süleyman (AS.) gibi bütün hayvanların dilinden anlardı. Gelecek sahibinden veya başkalarından şikâyet eden hayvanlar çok görüldü. Rasülüllah bunu Ashâbı kirama haber verdi. Huneyn Gazâsında, binmiş olduğu “Düldül” ismindeki ak katıra, “Yere çök!” dedi. Düldül, hemen çökünce, yerden bir avuç kum alıp, kâfirlerin üzerine saçtı.

28-Rasülüllah’ın gaipten haber verdiği çok görüldü. Bu mucizesi üç kısımdır.

 Birinci kısmı, kendi zamanından evvel olan ve kendisine sorulan şeylerdir ki bunlara verdiği cevaplar, çok kâfirlerin, katı kalpli düşmanlarının imana gelmelerine sebep olmuştur.

İkinci kısmı, kendi zamanında olmuş ve olacak şeyleri haber vermesidir.

Üçüncü kısmı, kendisinden sonra kıyamete kadar dünyada ve âhrette olacak şeyleri bildirmesidir. Burada ikinci ve üçüncü kısımlardan bir kaçı aşağıda bildirilmiştir.

(İslâm’a davetin  başlangıcında, müşriklerin eziyetlerinden, sıkıntılarından dolayı, ashâbı kiramın bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Rasülüllah Mekke-i Mükerreme’de kalan ashâbı kiramla beraber, üç sene her türlü görüşme, alış veriş yapma, Müslümanlardan başka bir kimse ile konuşmama gibi bütün içtimâî muamelelerden men olundular.

Kureyş müşrikleri, bu karar ve ittifaklarını bildiren bir ahitnâme yazarak, Ka’be-i muazzamaya asmışlardı. Her şeye kâdir olan Allahü teâlâ, Arza denilen bir çeşit kurdu (ağaç kurdu) o vesikaya musallat etti. Yazılı bulunan “ Bismikellahümme” ibaresinden başka, ne yazılı ise, hepsini o kurtçuk yedi, bitirdi. Allahü teâla bu hâli Cibril-i emin vasıtasıyla Peygamberimize bildirdi. Peygamberimiz de bu hâli amcası Ebu Talib’e anlattı.

Ertesi gün Ebu Talib müşriklerin ileri gelenlerine gelerek: “Muhammed’in Rabbi O’na şöyle haber vermiş. Eğer söylediği doğru ise, bu hâli kaldırıp eskiden olduğu gibi dolaşmalarına, başkaları ile görüşmelerine mâni olmayınız. Eğer söylediği doğru değilse, ben de O’nu artık himâye etmeyeceğim.” dedi.

 Kureyş’in ileri gelenleri, bu teklifi kabul ettiler. Herkes toplanarak Ka’be’ye geldiler. Ahitnâmeyi Ka’be’den indirerek açtılar ve Rasülüllah’ın buyurduğu gibi “Bismikellahümme” ibaresinden başka, bütün yazılanların silinmiş olduğunu gördüler.)

Acem padişahı Hüsrev’den Medine’ye elçiler geldi. Bir gün, bunları çağırıp, “Bu gece, Kisra’nızı kendi oğlu öldürdü.” buyurdu. Bir müddet sonra, oğlunun babasını öldürdüğü haberi geldi.

29-  Bir gün, zevcesi Hafsa’ya ,”Ebu Bekir ile baban, ümmetimin idaresini ellerine alacaklardır.” Buyurdu. Bu sözle Ebu Bekir’in ve Hafsa’nın babası Ömer’in halife olacaklarını müjdeledi.

30-Ebu Hüreyre’yi Medine’de zekat olarak gelmiş olan hurmaların muhafazasına memur etmişti. Bir kimseyi hurma çalarken yakaladı. Seni Rasülüllah’a götüreceğim dedi. Hırsız, fakirim, çoluğum çocuğum çoktur, diyerek yalvarınca, bıraktı. Ertesi gün, Rasülüllah Ebu Hüreyre’yi çağırıp, “Dün gece bıraktığın adam ne yapmıştı?” dedi. Ebu Hüreyre anlatınca, “Seni aldatmış. Yine gelecektir.” buyurdu. Ertesi gece yine geldi ve yakalandı. Tekrar yalvarıp, Allah aşkına bırak dedi ve kurtuldu. Üçüncü gece, tekrar gelip yakalanınca, yalvarmaları fayda vermedi. Beni bırakırsan, birkaç şey öğretirim, sana çok faydası olur, dedi. Ebu Hüreyre kabul etti. Gece yatarken, Âyetel kürsi’yi okursan Allahü teâla seni korur, yanına şeytan yaklaşmaz, dedi ve gitti.

 Ertesi gün, Rasülüllah, Ebu Hüreyre’ye tekrar sorup cevap alınca: “Şimdi doğru söylemiş. Halbuki kendisi çok yalancıdır. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun?” dedi. Hayır bilmiyorum deyince, “O kimse şeytan idi.” buyurdu.

31-Rum imparatorunun orduları ile harp için Mûte denilen yere asker gönderdikte, sahâbeden dört emîrin arka arkaya şehît olduklarını, kendisi, Medine’de minber üzerinde iken, Allahü teâlânın göstermesi ile görerek yanındakilere haber verdi.

32-Muaz bin Cebel’i vâli olarak Yemen’e gönderirken, Medine’nin dışına kadar uğurlayıp ona çok nasihatler verdi. “Seninle kıyamete kadar artık buluşamayız.” dedi. Muaz Yemende iken Rasülüllah Medine’de vefât etti.

33- Vefat ederken, kızı Fâtıma’ya, “Akrabam arasında bana evvelâ kavuşan sen olacaksın.” dedi. Altı ay sonra Fâtıma vefât etti. Akrabasından ondan evvel kimse vefât etmedi.

34-Kays bin Şemmas’a “Güzel olarak yaşarsın ve şehît olarak ölürsün.” buyurdu. Ebu Bekir halife iken Yemame’de Müseylemet-ül- Kezzab ile yapılan muharebede şehît oldu.

35- Acem padişahı Kisra’nın ve Rum padişahı Kayser’in memleketlerinin Müslümanların eline geçeceğini ve hazinelerinin Allah yolunda dağıtılacağını müjdeledi.

36-Ümmetinden çok kimselerin denizden gazâya gideceklerini ve sahâbeden olan Ümmü Hirâm’ın o gazâda bulunacağını haber verdi. Osman halife iken Müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harp ettiler. Bu hanım da berâber idi. Orada şehît oldu.

37-Rasülüllah bir gün yüksek bir yerde oturuyordu. Yanındakilere dönerek: “Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz? Yemin ederim ki, evlerinizin arasında, sokaklarda meydana gelecek fitneleri görüyorum.” buyurdu. Osman’ın şehît edildiği günlerde ve sonra Yezit zamanında, Medine’de büyük fitneler meydana geldi. Sokaklarda çok kimselerin kanı döküldü.

38-Bir gün kendi zevcelerinden birinin halifeye karşı isyan edeceğini haber verdi. Âişe bu söze gülünce: “Ya Humeyra! Bu sözümü unutma! Bu kadın sen olmayasın.” buyurdu. Sonra, Ali’ye dönüp. “Bunun işi senin eline düşerse, kendisine yumuşak davran!” dedi. Otuz sene sonra, Âişe, Ali ile harp etti ve ona esir düştü. Ali, O’nu ikram ve ihtiram ile Basra’dan Medine’ye gönderdi.

39- Muâviye, “Bir gün ümmetimin üzerine hâkim olursan iyilik yapanlara mükafat et! Kötülük edenleri de affeyle!” buyurdu. Muâviye, Osman zamanında Şam’da yirmi sene vâlilik, sonra yirmi sene de halifelik yaptı.

40-Bir gün, “Muâviye hiç mağlup olmaz.” buyurdu. Ali, Sıffîn muharebesinde, bu hadisi işitince, eğer önceden işitseydim, Muâviye ile harp etmezdim dedi.

41-Sa’d bin Muaz, Uhud gazâsında yaralandı. Bir zaman sonra vefat etti. Namazında yetmiş bin meleğin bulunduğunu Rasülüllah haber verdi. Kabri kazılırken, her tarafa misk kokusu yayıldı.

42-Kızı Fâtıma’nın oğlu Hasan için: “Bu oğlum çok hayırlıdır. Allahü teâlâ, Müslümanlardan iki büyük ordunun sulh etmesine bunu sebep yapacaktır.” buyurdu. Büyük bir ordu ile Muâviye’ye karşı harp edeceği zaman, fitneyi önlemek, Müslümanların kanının dökülmemesi için hakkı olan halifeliği Muâviye’ye teslim etti.

43-Abdullah bin Zübeyr, Rasülüllah’ın hacâmat edilirken çıkan kanını içti. Bunu görünce: “İnsanlardan senin başına neler gelecek biliyor musun? Senden de insanlara çok şey gelecek. Cehennem ateşi seni yakmaz.” Buyurdu. Abdullah bin Zübeyr Mekke’de halifeliğini ilan edince, Abdülmelik bin Mervân, Şam’dan Haccâc’ı büyük bir ordu ile Mekke’ye gönderdi. Abdullah’ı yakalayıp öldürdüler.

44- Abdullah ibni Abbas’ın annesine bakıp: “Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir.” dedi. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve  Kâmet  okuyup, mübârek tükürüğünden ağzına sürdü. İsmini Abdullah koyup annesinin kucağına verdi. “Halifelerin babasını al, götür!” dedi. Abbas bunu işitti ve gelip sorduğunda: “Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halifelerin babasıdır. Onlar arasında seffâh, Mehdi ve İsâ aleyhisselâmla namaz kılan bir kimse bulunacaktır.” dedi. Abbasiye devletinin başına çok halifeler geldi. Bunların hepsi, Abdullah bin Abbâs’ın soyundan oldu.

45-Bir gün, “Ümmetim arasında, râfızî denilen çok kimseler meydana gelecektir. Bunlar, İslâm dininden ayrılacaklardır.” buyurdu.

46-Ashâbından çok kimseye hayır duâlar etmiş, hepsi kabul olunarak faydalarını görmüşlerdir.

47- Rasülüllah’ın cennete gideceklerini müjdelediği on kimseye ‘Aşere-i mübeşşere’ denir. Bunlardan Sa’d bin ebi Vakkas’a Uhud gazâsında: “ Ya Rabbi! Bunun oklarını hedeflerine ulaştır ve duâlarını kabul eyle!” dedi. Bundan sonra Sa’d’ın her duâsı kabul oldu. Ve her attığı ok düşmana isâbet etti.

48-Amcasının oğlu Abdullah bin Abbas’ın alnına mübârek ellerini koyup: “Ya Rabbi! Bunu dinde derin ve âlim yap, hikmet sahibi eyle! Kur’ân’ı kerimin bilgilerini kendisine ihsan eyle!” buyurdu. Bundan sonra, bütün ilimlerde ve bil hasa tefsir,hadis ve fıkıh bilgilerinde zamanının bir tanesi oldu. Sahâbe ve tâbiîn her şeyi bundan öğrenirlerdi. “Tercüman-ül Kur’ân, Bahr-ül-ilm, ve Reîs-ül müfessirîn” isimleriyle meşhur oldu. İslâm memleketleri bunun talebeleri ile doldu.

49-Hizmetçilerinden Enes bin Mâlik’e: “Ya Rabbî! Bunun malını ve çocuklarını çok eyle. Ömrünü uzun eyle. Günahlarını affeyle!” duâsını yaptı. Zaman geçtikçe malları, mülkleri çoğaldı. Ağaçları, bağları her sene  meyve verdi. Yüzden ziyade çocuğu oldu. Yüz on sene yaşadı.. ömrünün sonunda . “ Ya Rabbî! Habibinin benim için yaptığı duâlardan üçünü kabul ettin, ihsan ettin! Dördüncüsü olan  günahların affedilmesi acabâ nasıl olacak!” deyince . “Dördüncüsünü de kabul ettim. Hatırını hoş tut!” sesini işitti.

50-Mâlik bin Rebia’ya “Evlâdın bereketli olsun! diyerek duâ buyurdu. Seksen oğlu oldu.

51-Nâbiga ismindeki meşhur şâir, şiirlerinden birkaçını okuyunca, Araplar arasında meşhur olan, “ allahü teâlâ dişlerini dökmesin!” duâsını söyledi. Nâbiga yüz yaşına gelmişti. Dişleri ak ve berrak, inci gibi dizilmiş dururdu.

52- Urve bin Cu’d için: “Ya Rabbi! Bunun ticaretine bereket ver!” buyurdu. Urve diyor ki, bundan sonra yaptığım ticaretlerin hepsi kârlı oldu. Hiç zarar etmedim.

53-Kendi kızı Fâtıma, bir gün yanına geldi. Açlıktan benzi sararmıştı. Elini onun göğsüne koyup: “Ey açları doyuran Rabbim! Muhammed’in kızı Fâtıma’yı aç bırakma!” buyurdu. Fâtıma’nın yüzü hemen kanlandı, canlandı. Ölünceye kadar hiç açlık duymadı.

54- Aşere-i mübeşşereden Abdürrahman bin Avf’a bereket ile duâ etti. Malı o kadar çoğaldı ki, dillerde destân oldu.

55- “Her peygamberin duâsı kabul olur. Her peygamber, ümmeti için dünyada dua etti. Ben ise, kıyamet günü ümmetime şefâat izni verilmesi için duâ ediyorum. İnşaallah duâm kabul olacak. Müşrik olmayanların hepsine şefâat edeceğim.” buyurdu.

56- Mekke’de bâzı köylere gidip iman etmeleri için çok uğraştı. Kabul etmediler. Yusuf Peygamber zamanında Mısır’da görülen kıtlık gibi sıkıntı çekmeleri için duâ etti. O sene oralarda öyle kıtlık oldu ki, leş yediler.

57- Amcası Ebu Leheb’in oğlu Uteybe, Rasülüllah’ın damadı olduğu halde, Rasülüllah’a iman etmedi ve O serveri çok üzdü. Mübârek kızı Ümmü Gülsüm Hatunu boşadı. Çirkin şeyler söyledi. Buna çok üzülüp: “Ya Rabbi! Buna köpeklerinden birini Mûsâllat et!” buyurdu. Uteybe, Şam’a ticaret için giderken bir gece arkadaşlarının arasında yatıyordu. Bir aslan gelip arkadaşlarını koklayıp bıraktı. Sıra Uteybe’ye gelince, kaptı parçaladı.

58-Bir kimse, sol eliyle yemek yiyordu. “sağ elinle ye!” buyurdu. Sağ kolum hareket etmiyor, diyerek yalan söyledi. “Sağ elin artık hareket etmesin!” buyurdu. Ölünceye kadar sağ elini ağzına götüremez oldu.

59- Acem Padişahı Husrev Perviz’e iman etmesi için mektup gönderdi. Ancak Husrev, mektubu parçaladı ve getiren elçiyi şehît eyledi. Rasülüllah bunu işitince, çok üzüldü ve “Ya Rabbî! Benim mektubumu parçaladığı gibi, onun mülkünü parçala!” buyurdu. Rasülüllah hayatta iken Husrev’i oğlu Şireveyh hançerle parçaladı. Ömer halife iken, Acem memleketinin tamamını Müslümanlar fethedip, Husrev’in nesli de mülkü de kalmadı.

60-Rasülüllah, çarşıda emr-i mâruf ve  nehy-i münker ederken, nasihat verirken, Mervan’ın babası olan Hakem bin Âs ismindeki alçak, Rasülüllah’ın arkasından gelerek, gözlerini açıp kapar ve yüzünü buruşturur, böylece alay ederdi. Rasülüllah, arkaya dönüp, onun bu çirkin hâlini görünce: “Kendini gösterdiğin şekilde kal!” buyurdu. Ölünceye kadar, yüzü gözü oynak kaldı.

61-Allahü teâlâ habibini belalardan korurdu. Ebu Cehl, Rasülüllah’ın en büyük düşmanı idi. Büyük bir taşı başına vurmak için kaldırdıkta, Rasülüllah’ın iki omzunda birer yılan görerek taş elinden düştü ve kaçtı.

62-Ka’be-i Muazzama yanında namaz kılarken, yine alçak Ebu Cehl, tam zamanıdır diyerek, bıçakla üzerine yürümek isterken, hemen geri dönüp kaçtı. Arkadaşları, niçin korktun dediklerinde: “ Muhammed ile aramızda ateş dolu bir hendek gördüm. Bir çok kimse beni bekliyorlardı. Bir adım atsaydım, yakalayıp ateşe atacaklardı.” Bunu Müslümanlar işitip Rasülüllah’a sorduklarında: “ Allahü teâlânın melekleri, onu yakalayıp parçalayacaklardı.” buyurdu.

63-Hicretin üçüncü senesinde, Rasüllüllah Katfân gazâsında, bir ağaç dibinde yalnız yatarken, Da’sur isminde bir pehlivan kâfir, elinde kılıçla gelip. “Seni benden kim kurtarır?” dedi. Rasülüllah: Allah kurtarır.” Dedikte, Cebrail ismindeki melek, insan şeklinde görünüp, kâfirin göğsüne vurdu. Yıkılıp kılıç elinden düştü. Rasülüllah, kılıcı eline alıp: “seni benden kim kurtarır?” dedi. “beni kurtaracak senden daha hayırlı kimse yoktur.” diye yalvardı. Af buyurup, serbest bıraktı. İmana gelip, çok kimselerin de imana gelmesine sebep oldu.

64- Hicretin dördüncü senesinde, Beni Nadir’de Rasülüllah, Yahudilerin kale duvarları altında Ashâbı ile konuşurken, bir Yahudî büyük bir değirmen taşını yukarıdan atmak istedi. Taşa elini uzatınca, iki eli çolak oldu.

65-Hicretin dokuzuncu senesinde uzaklardan akın akın gelip iman ediyorlardı. Âmir ile Erbed isminde iki kâfir, gelenler arasına katıldı. Âmir Rasülüllaha imana geldiklerini söylerken Erbed, arkaya geçip kılıcını kınından çıkarmak istedi. Eli tutmaz oldu. Âmir, karşıdan ne duruyorsun? diye işaret edince, Rasülüllah: “Allahü teâlâ, ikinizin zararından beni korudu.” buyurdu. Oradan ayrıldıklarında, Âmir, Erbed’e: “Niçin sözünde durmadın?” dedi. O da“Kaç kere kılıcı çekmek istedim. Hep seni ikimizin arasında gördüm.” dedi. Birkaç gün sonra hava açıkken ansızın bulutlar kapladı. Erbed’e yıldırım düşerek devesi ile birlikte öldü.

66- Rasülüllah bir gün abdest alıp, mestlerinden birini giyip, ikincisine elini uzatırken, bir kuş geldi. Bu mesti kapıp havada silkti. İçinden bir yılan düştü. Sonra kuş mesti yere bıraktı. Bugünden sonra, ayakkabı giyerken, önce silkelemek sünnet oldu.

67-Rasülüllah gazâlarda ve çöllerde, kendini muhafaza için ashâbdan bekçiler ayırmıştı. Mâide suresindeki: “Allah seni insanların zararından korur.” Meâlindeki 67. âyeti kerime gelince, bundan vazgeçti. Düşmanlar arasında yalnız dolaşır, yalnız yatar, hiç korkmazdı.

68- Enes bin Mâlik’te, Rasülüllah’ın bir mendili vardı. Bununla mübârek yüzünü silmişti. Enes, bununla yüzünü siler, kirlendiği zaman, ateşe bırakırdı. Kirler yanıp, mendil yanmaz, tertemiz olurdu.

69- Bir kuyunun suyunu kova içinden içip kalanını kuyuya döktüler. Kuyudan her zaman misk kokusu çıkardı.

70- Utbe bin Firkad’in bedeninde kurdeşen denilen hastalık çıktı. Rasülüllah, onu soyup ve kendi mübârek ellerine tükürüp, elleriyle gövdesini sıvadı. Hasta şifa buldu. Bedeni, misk gibi kokardı. Bu hal uzun zaman devam etti.

71-Selmân-ı Fârisî, hak din aramak için, İran’dan çıkıp çeşitli memleketleri dolaşmaya başladı. Benî Kelb kabilesinden bir kervan ile Arabistan’a gelirken Vâdi-ül Kurâ denilen mevkide hainlik edip bir Yahudi’ye köle diye sattılar. Bu da akrabası, Medineli bir Yahudi’ye köle olarak sattı. Hicrette Rasülüllah’ın Medine’ye teşriflerini işitince, çok sevindi. Çünkü, kendisi Nasrânî âlimdi. En son rehberi büyük bir âlimin tavsiyesi ile, âhir zaman peygamberine iman etmek için Arabistan’a gelmişti. O âlim, Rasülüllah’ın vasıflarını öğretmiş, O’nun hediye kabul edip sadaka kabul etmediğini, iki omuzu arasında mühr-ü nübüvvet olduğunu ve pek çok mucizeleri olduğunu Selman’a bildirmişti.

Selman-ı Farisî, Rasülüllah’a sadakadır diyerek hurma getirdi. Rasülüllah onlardan hiç yemedi. Hediyedir diye bir tabakta yirmi beş kadar hurma getirdi. Rasülüllah ondan yedi. Bütün Ashâb-ı kiram da yediler. Yenilen hurma çekirdekleri bin kadardı. Rasülüllah’ın bu mucizesini de gördü. Ertesi gün bir cenaze defninde mühr-ü nübüvveti görmek arzu etti. Rasülüllah, bunu anlayıp mübârek gömleğini sıyırarak mühr-ü nübüvveti gösterdi. Selman hemen imana geldi.

Birkaç sene sonra 300 hurma ağacı ile bin altı yüz dirhem altın ödemek şartı ile âzât edilmesine söz kesildi. Rasülüllah bunu işitti. Mübârek elleri ile iki yüz doksan dokuz hurma ağacı dikti. Ağaçlar o sene meyve vermeye başladı. Birini Ömer dikmişti. Bu ağaç meyve vermedi.  Rasülüllah, bunu çıkarıp mübârek elleri ile tekrar dikti. Bu da hemen meyve verdi.

 Bir gazâda, ganimet alınan, yumurta kadar altını Selmân’a verdiler. Rasülüllah’a gelip bu gâyet azdır, bin altı yüz gram çekmez dedi. Mübarek ellerine alıp tekrar  Selmân’a verdi. Bunu sahibine götür dedi. Yarısı ile efendisine olan borcunu ödedi. Yarısı da Selmân’a kaldı.

72- Rasülüllah, namaz kılarken şeytan gelip namazını bozmak istedikte, mübârek elleri ile yakaladı. Bir daha gelip namazı bozdurmayacağına dair ondan söz alıp serbest bıraktı.

73- Medine’de münafıkların reîsi olan Abdullah bin Übey bin Selül, öleceğine yakın Rasülüllah’ı çağırdı Arkanızdaki gömleği bana kefen yapınız, diye yalvardı. Her istenileni vermek âdeti olduğu için, gömleğini ihsan eyledi. Cenaze namazını dahi kıldı. Medine’de bulunan bin münafık, Rasülüllah’ın bu ihsanına hayran kalıp, hepsi imana geldiler.

74-Kureyş kâfirlerinden Velîd bin Muğire , Âs bin Vâil, Hâris bin Kays, Esved bin Yagus ve Esved bin Muttalb, Rasülüllah’a cefa ve eziyet etmekte başkalarından aşırı gidiyorlardı. Cebrâil gelip, “Seninle alay edenlere cezâlarını veririz …” meâlindeki Hicr suresinin 95. âyetini getirip, Velid’in ayağına, ikincisinin ökçesine, üçüncüsünün burnuna, dördüncüsünün başına, beşincisinin gözlerine işaret etti. Velid’in ayağına bir ok battı. Çok kibirli olduğundan, eğilerek oku çıkarıp atmak, kendine ağır geldi. Demiri topuk damarına batıp, siyatik hastalığına yakalandı. Âs’ın ökçesine diken battı. Tulum gibi şişti. Haris’in burnundan devamlı kan geldi. Esved bir ağaç altında neşeli otururken, kafasını ağaca vurup, diğer Esved de, âmâ olup, hepsi helak oldular.

75- Devs kabilesinin reisi Tufeyl, hicretten önce, Mekke’de imana gelmişti. Kavmini imana davet için Rasülüllah’tan bir alâmet istedi. “Ya Rabbî! Buna bir  âyet ihsan eyle.” buyurdu. Tufeyl kabilesine gidince, iki kaşı arasında bir nûr parladı. Tufeyl, Ya Rabbî! Bu alâmeti yüzümden giderip başka yerime koy. Bunu yüzümde görenlerden bâzısı, kendi dinlerinden çıktığım için cezalandırıldığımı zannederler, dedi. Duâsı kabul olup nûr yüzünden gitti. Elindeki kamçının ucunda kandil gibi parladı. Kabilesindekiler zamanla imana geldiler.

76- Medine’de Beni Neccâr kabilesinden hüsn-ü cemal sahibi bir kadın vardı. Bir cinni buna âşık olup, dâima gelirdi. Rasülüllah Medine’ye geldikten sonra, bir gün bu cinnî, kadının evinin önündeki duvarda otururken, kadın onu tanıdı. “Niçin bana gelmez oldun?” dedi. Cin, Allahü teâlânın peygamberi zinayı ve bütün haramları yasak etti, dedi.

77-Bi’r-i Mâûne denilen muharebede kâfirler verdikleri sözü bozarak yetmiş sahâbeyi şehît ettiler.Bunlar arasında Ebu Bekir’in kölesi iken âzât ettiği ve ilk iman edenlerden Âmir bin Füheyre’yi süngülediklerinde, kâfirlerin gözü önünde, melekler onu göğe kaldırdılar. Bunu Rasülüllah’a haber verdiklerinde. “Onu cennet melekleri defnettiler ve ruhu cennete çıkarıldı.” buyurdu.

78-Sahâbeden Hubeyb bin Adiy’yi kâfirler yakalayıp Mekke’ye götürdüler, idam ettiler. Kâfirler görsün de sevinsinler diye sehpadan indirmediler.. Kırk gün sehpada kaldı. Bedeni çürüyüp, kokmadı. Hep taze kan aktı.Rasülüllah, bunu haber alıp onun cesedini getirmek üzere, Zübeyr bin Avvam ve Mikdâd bin Esved’i gönderip gece ağaçtan aldılar. Medine’ye getirirken, arkalarından yetmiş atlı yetiştiler. Bu iki Müslüman, kendilerini korumak için Hubeyb’i yere bıraktılar. Yer yarılıp Hubeyb kayboldu. Kâfirler bu hali görüp döndüler, gittiler.

79-Hicretin yedinci senesinde Rasülüllah, Habeş Padişâhı Necâşi’ye ve Rum imparatoru Herakliyus’e ve Acem padişâhı Husrev’e ve Bizans’ın Mısır’daki vâlisi Mukavkas’a ve Şam’daki vâlisi Hâris’e ve Umman sultânı Semâme’ye mektuplar göndererek, hepsini imana dâvet etti. Mektupları götüren elçiler, gittikleri yerin dillerini bilmiyorlardı. Ertesi sabah, o dilleri söylemeye başladılar.

80-Sahâbenin büyüklerinden Zeyd bin Hârise uzak bir yere gidiyordu. Kira ile tuttuğu katırcısı, tenha bir yerde bunu öldürmek istedi. İzin isteyip iki rekat namaz kıldı. Sonra üç kere “ Ya Erhamerrahimin” dedi. Her birini söylerken “ Onu öldürme!” sesi geldi. Dışarıda adam var sanarak, katırcı dışarı çıkıp içeri girdi. Üçüncüsünde, elinde kılıç bulunan bir süvari içeri girip katırcıyı öldürdü. Sonra Zeyd’e dönerek: “ Sen Ya Erhamerrahimin”  duâsına başlarken, ben yedinci gökte idim. İkincisini söylerken birinci göğe yetişti. Üçüncüsünde yanınıza geldim, dedi. Bunun melek olduğunu anladı.

81- Rasülüllah’ın zevcelerinden Ümmü Seleme’nin âzât ettiği Sefine ismindeki sahabe, Rasülüllahın hizmetinden hiç ayrılmazdı. Rumlara karşı yapılan gazâda askerden ayrılıp kâfirlere esir düştü. Kaçıp gelirken karşısına korkunç bir aslan çıktı. Ben Rasülüllah’ın hizmetçisiyim deyip başından geçenleri aslana anlattı. Aslan buna yüzünü gözünü sürüp yanında yürüdü. Düşmanlardan bir zarar gelmesin diye yanından ayrılmadı.İslâm askeri görülünce dönüp gitti.

82- Cehcâhi Gaffari isminde birisi halife Osman’a isyan etti. Rasülüllah’ın her zaman elinde taşıdığı âsâyı dizi ile kırdı. Bir sene sonra dizinde şir pençe hastalığı hâsıl olarak ölümüne sebep oldu.

83- Muâviye Şam’dan hacca gelip, Rasülüllah’ın Medine’deki minberi şerifini bereketlendirmek için Şam’a götürmek istedi. Minberi yerinden oynattıklarında, güneş tutuldu. Her taraf kararıp, yıldızlar göründü. Bu arzusundan vazgeçti.

84-Uhud Gazâsında Ebu Katâde’nin bir gözü çıkıp yanağı üzerine düştü. Rasülüllah’a getirdiler. Mübârek eli ile gözünü yerine koyup, “Ya Rabbi! Gözünü güzel eyle!” dedi. Bu gözü diğerinden güzel oldu. Ondan daha kuvvetli görürdü. Ebu Katâde’nin torunlarından biri halife Ömer bin Abdülaziz’in yanına gelmişti. “Sen kimsin?” dedi. Bir beyit okuyarak, Rasülüllah’ın mübârek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halife bu beyitleri işitince, kendisine ziyâde ikramda ve ihsanda bulundu.

85- Iyas bin Seleme diyor ki: Hayber Gazâsında, Rasülüllah beni gönderip Ali’yi istedi. Ali’nin gözleri ağrıyordu. Elinden tutup, güçlükle getirdim. Mübârek parmaklarına tükürüp Ali’nin gözlerine sürdü. Sancağı eline verip  Hayber kapısında dövüşmeye gönderdi. Çok zamandır açılamayan kapıyı Ali yerinden söktü ve Ashâb-ı kiram kaleye girdi.

Görülüyor ki peygamberler yarıştırılıyor. Futbol fanatikleri gibi: “En büyük takım benim takım, en büyük peygamber benim peygamberim!”

Peygamberimize yukarıda saydıklarımızın dışında daha binlerce mucize (!) uyarladılar. Hepsi de ifrat ölçülerindedir. Ciltlerce kitap yazdılar, roman gibi hayal ürünlerini ortaya koydular. Bunlardan, kayda değerlerinin bir listesini veriyoruz. İlgilenenler bakabilirler.

Huccetüllahi alel âlemin/ İsmâil ibn Yûsuf Nebhânî

Delâil-ün Nübüvvet       /Hâfız Ebu Bekr el-Beyhâkî

Delâil-ün Nübüvvet       /Hâfız Ebu Nuaym el Asbhânî

A’lâm-ün Nübüvvet       /İmam Ebu-l hasan el Mâverdî

El vefa Fi fadâil-i Mustafâ/ Ebul Ferec İbn el Cevzî

Şeref-ül Mustafâ              / Ebu Sa’d en Nisâburî

Eş Şifâ                              /imam el Kâdı İyâd

El Mevâhib-ü Ledünniye /İmam el Kastalânî

Es-Siyret-ün Nebeviyye   / Seyyid Ahmed Dahlân

Yukarıda Rasülüllah’a vahyedilen Kitap’ın ayet (alâmet; gösterge) olarak yeteceği belirtilmesine rağmen maalesef bu uydurmalar yapılmıştır. Kur’ân alamet; göstergelerin EN BÜYÜĞÜ olmasına rağmen bunu kavrayamayan güdük akıllılar, mucize (!) uydurarak, hatta ifrat boyutunda, İLAHİ SIFATLARI Rasülüllah’a yakıştırarak sapıklığa düşmüşlerdir.

Kur’ânı kerim, EDEBÎ SANATLAR, İÇERDİĞİ KONULAR, YENİ YENİ ANLAYABİLDİĞİMİZ FİZİK, KİMYA, BİYOLOJİ ve ASTRONOMİ konusunda verdiği bilgiler yönüyle başlı başına birer alamet; göstergedir. Bu nedenle sürekli insanlığa ‘SİZDE ONUN BİR MİSLİNİ, BİR SURESİNİ, BİR ÂYETİNİ GETİRMEYE ÇALIŞSANIZ DA GETİREMEZSİNİZ’ diye meydan okumaktadır. Bu meydan okuyuşları, Bakara;23, İsra 88, Yunus 54, Hud 13, Tur 33,34’te görebiliriz.

Bu meydan okuyuş on beş asırdır devam etmekte ve kıyamete kadar da devam edecektir. Kur’ânı kerim, ilk inişinden bu güne kadar ve gelecekte de trilyonlarca insanı etkileyecek özelliğiyle ayetlerin (alâmetlerin; göstergelerin) EN BÜYÜĞÜDÜR.

ÎSÂ’NIN MUCİZELERİ (!)

Bilindiği üzere İsa peygamber ile ilgili de  Müslümanlar İsa As’ın beşikteyken konuşması, ölüleri diriltmesi, anadan doğma kör olanları sağlamlar gibi gördürür hale getirmes, bir cilt hastalığı olan baras illetini iyi etmesi, kavminin yedikleri veya yemek üzere sakladıkları şeyleri haber vermesi, babasız doğması, Allah’ın kutsal kitaplarını, Tevrat’ı, İncil’i ve Kur’an’ı bilmesi, çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıp, nefesiyle canlandırıp uçurması, kendisinden sonra gelecek kutlu insanı, Peygamberimiz Muhammed As’ı haber vermesi gibi mucizeler; Hıristiyanlar da; suyu şaraba çevirmesi, fırtınayı durdurması hastalara şifa vermesi, körleri iyileştirmesi, felçlileri, cüzzamlıları iyileştirmesi, cinleri çıkarması kovması, gelecekten haber vermesi, suretinin, şeklinin değişmesi, yiyecek ve içeceği artırması, malı bereketlendirmesi gibi mucizeler kabul ederler.

Biz Hıristiyanların Kitaplarında (Matta 8:23-27,  Yuhanna 2:1-11, Matta 8:14-15,  Yuhanna 9:1-41Luka 5:17- 46Markos 10:46-52, Luka 17:11-19, Markos 4:39.) yer alan ifadelerin tahlilini yine hıristiyanlara bırakarak, Kur’an’da İsa peygamberin mucizelerine malzeme yapılan ayetleri tahlil ediyoruz:

Âl-i İmran; 45-51

Hani bir zaman melekler; haberci âyetler: “Ey Meryem! Allah seni, Kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih’tir. Dünya ve âhirette saygındır. Ve o yaklaştırılanlardan ve sâlihlerdendir. Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da. Ve Allah, o’na kitabı, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri ve Tevrât ile İncîl’i öğretecek.

Ve o’nu İsrâîloğulları’na; ‘Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir alâmet /gösterge getirdim/ gösterge ile geldim; şüphesiz ben, sizin için, çamurdan; kilden; seramikten kuş şekli gibi bir şey; “buhurdan (tütsülük”) tasarlarım. Sonra onun içine üflerim de Allah’ın izniyle hastalık yapan şeyler kuş oluverir/uçar gider. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, sosyal ölüleri Allah’ın izniyle diriltirim. Yiyeceklerinizi ve evlerinizde zahire yapacaklarınızı; biriktirip sonra yiyeceklerinizi size haber veririm. -Eğer inananlarsanız bunda sizin için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.- Tevrât’tan sadece İncîl’de yer alanları doğrulayıcıyım. Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim. Rabbinizden bir alâmet/gösterge de getirdim size. Artık Allah’ın koruması altına girin ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Onun için O’na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur’ diye bir elçi yapacak” demişlerdi.

Maide; 110:

 O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile desteklemiştim. YÜKSEK BİR MEVKİDE bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim.

Hani Benim iznimle/ bilgimle çamurdan; kilden (seramikten) kuş şekli gibi bir şey (buhurdan) yapıyordun; oluşturuyordun. Sonra da onun içine üflüyordun, onlar da (hastalık yayan; aşılayan haşereler) Benim iznimle kuş oluveriyordu/çabucak gidiyorlardı. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle/ bilgimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle/ bilgimle sosyal ölüleri çıkarıyordun/ canlandırıyordun. Ve hani İsrâîloğulları’na apaçık kanıtlarla gelip de onlardan Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayanların: “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.

İsa peygambere atfedilen mucizelerin kaynağı işte bu ayetlerdir. Aslında bu ayetlerde Rabbimizin elçi yetiştirmesi konu edilmektedir. Bu konu işlenirken de bir zamanlar, elçi Zekeriya ile Meryem’e iletilen mesajların içeriği açıklanmaktadır.

Burada da konu edilen melekler; 42, 43. ayetlerde olduğu gibi, o vahiyler,  meleklerin dedikleri de o vahiylerdeki mesajlardır. Burada intak (konuşturma; dile getirme) sanatı ile anlatım yapılmaktadır. Aslında bu mesajlar, Zekeriyya’ya vahyedilmiş, Zekeriya da Meryem’e iletmiştir. Ahzab; 30- 34. ayetlerde de Rasülüllah vasıtasıyla Peygamber kadınlarına hitap edildiğini göreceğiz.

Kırk altıncı ayette İsa ile ilgili “Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da.” bilgisi verilmektedir. Bu noktanın iyi anlaşılması için, Meryem suresi için yaptığımız bir tahlili burada naklediyoruz:

…….

Tebyin çalışmamızda, Mushaf tertip heyetinin, Mushaf’ı tertip ederken kronolojik bir tertip yapmadıkları, necmlere dikkat etmedikleri, bazı paragraflardaki cümlelerin,  bütün ayet halindeki cümle öğelerinin gerekli dilbilgisi kurallarına uygun tertip etmediklerini yüzlerce kez göstermiş idik. Bu durumu, bir zamanlar, tertip heyetinin dilbilimi açısından uzman olmayışına, önce bütünü koruyup sonra düzeltmelerin yapılması yolunu tercih ettiklerine yormuş idik.

Ne var ki, bu heyetin ve baş sorumlunun bu olumsuzluklara karşı duyarsız kalışı, bu nedenle birçok olayların ve katliamın ortaya çıkışı buna rağmen tertibin birçok nedenle irdelenmesinin engellenişi; bizde, bunun, ihmalden, gafletten değil ihanetten kaynaklandığı kanaati oluşmasına sebep olmuştur.

Bu çalışmamızda Kur’an’da (Meryem, Zuhruf, Nisa sureleri) yer alan İsa peygamber ile ilgili pasajlarda bazı ayetlerin yer değiştirmiş olduğunu; yeri değiştiren ayetlerin bulunduğu yere teknik ve semantik açıdan uygun düşmediğini gördük. Bunları da kitabımızda cümle aleme ifşa ederek herkesle paylaştık.

Kur’an pasajındaki ayetlerin, İsa ile ilgili pasaja götürülerek yerinin değiştirilmesiyle, Kur’an’a yönelik nitelikler, İsa peygambere kaydırılarak İslam dünyasında yanlış inanç oluşumlarınınbilinçli olarak sağlandığı kanaatine vardık. Bu ihanetten hareket ederek, tertipte olduğu gibi kıraatte de bir dahlin olup olmadığını araştırmayı bir iman borcu bildik ve daha evvel Meryem suresindeki İsa ile ilgili pasajı yeniden ele alıp inceledik. Ve orada da daha evvel ihmal ettiğimiz çok önemli bulgulara ulaştık. Bu ayetleri yeni bulgular çerçevesinde meallendiriyor ve bunları sizlerle paylaşıyoruz.

29. ayetin, elimizdeki Mushaf’taki kıraatine göre meali daha evvel de yazıp bildirdiğimiz gibi şöyledir:

Bunun üzerine o [Meryem], ona [çocuğa] işaret etti. Onlar; “Biz beşikte bir sabi olan kimseyle nasıl konuşuruz?” dediler.

Bu meale göre Meryem, elçinin öğüdüne uyarak oruç tutmuş ve kavminin üzücü ithamlarına rağmen onlara cevap vermemiştir. Konuşmamasından başka bir de “Size o cevap verecek” şeklinde bebeğini işaret etmesi ise herkesi çileden çıkarmış ve kavminin “Biz beşikte bir sabi olan kimseyle nasıl konuşuruz?” sözlerine muhatap olmuştur.

Bu ifadelere göre, İsa beşikte konuşmuştur. Bu anlam, Âl-i İmran 46, Maide; 110. ayetlerin mevcut kıraatlerinin anlamlarıyla da desteklenmiş ve İsa’ya beşikte konuşmuşluk mucizesi verilmiştir. Ve İsa mevcut ayet tertibine göre beşikteyken “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salatı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba’s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde ona ibadet edin, işte bu, dosdoğru yoldur.” diye konuşmuştur. (!)

Ne var ki bizim de açıkça belirttiğimiz gibi, bu paragrafın tertibi de düzgün yapılmamış; İsa’nın sözlerinden olan 36. ayet; (Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde ona ibadet edin, işte bu, dosdoğru yoldur.”ifadeleri” 34. ayet olarak tertip edilerek paragraf kuralsızlaştırılmış ve anlamsızlaştırılmıştır. Biz bunu belirleyip daha evvel şöyle bir düzenleme yapmış idik.

30–33 ve 36. Ayetler:

O [Beşikteki çocuk], dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana Salatı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba’s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde ona ibadet edin, işte bu, dosdoğru yoldur.”

Biz tahlilimizi önce bu pasajda ve İsa ile ilgili diğer ayetlerde yer alan ve “beşik” anlamıyla çevirdiğimiz “ المَهدel MEHDİ” sözcüğü üzerinde yaptık. Bu sözcük, bilindiği üzere tüm diğer sözcükler gibi ilk Mushaf nüshalarında harekesiz olarak yazılıdır. Bu sözcüğün “ المَهدel MEHDİ”, “ المُهدel MÜHDİ” ve “ المِهدel MİHDİ” olarak okunması mümkündür.

Bu sözcük,” المَهدel Mehdi” olarak okunursa, “beşik”; ““ المُهد el Mühdi” diye okunursa “Yüksek mevki” anlamına gelmektedir. (Lisanü’l Arab, Tacü’l Arus)  “ م ه دmhd” mad)

Elimizdeki resmi Mushaf’ta bu sözcüğün İsa ile ilgili olarak ilk geçtiği yer Al-i İmran; 38, 39. ayetlerdir. İlk Mushaf’lardan İsam nüshasında bu ayetlerin yer aldığı  385. varak kayıptır. Bu sayfa Davud b. Ali Keylaniy tarafından Mekke’de 1437/841 senesinde yazılarak Mushaf’a yerleştirilmiştir. (Mushaf-ı Şerif; İSAM yayınları) Ne kayıp olan sayfayı harekeli olarak yazanlar ayetteki “ المهدel mhd” sözcüğünü harekelememişlerdir. Yani sözcüğü “المَهدel mehdi, “ المُهد el mühdi ve  المِهدel mihdi”  okunabilir kılmışlardır.

Meryem; 29. el mehdi sözcüğünü “ المُهد el Mühdi” şeklinde okursak ayetin anlamı otomatikman “Bunun üzerine o [Meryem], ona [çocuğa] işaret etti. Onlar, “BİZ; YÜKSEK MEVKİDEKİ KİŞİLER, SABİYE NASIL KONUŞURUZ?” dediler.” şeklinde olacaktır.

Yine bu ayetin orijinalindeki “ نكلّمNÜKELLİMÜ” diye okunan sözcüğün, ilk nüshalarının harekesi oluşu ve bu sözcüğü oluşturan harflerin “ يكلّمYÜKELLİMÜ” şeklinde de okunabileceği gerçeğinden hareket ederek ayeti manalandırırsak ayetin anlamı, “Bunun üzerine o [Meryem], ona [çocuğa] işaret etti. Onlar, ‘YÜKSEK MEVKİDEKİ KİŞİLER, SABİYE NASIL KONUŞUR?’ dediler.” Şeklinde olur.

Ayetteki sözcüklerin kıraatleri ve anlamlarını böylece açıkladıktan sonra pasajdaki ayetlerin tertibi konusuna yeniden dönüyoruz.

Elimizdeki Mushaf’ın 30. ayeti “ قالQale (o  dedi ki:)” ifadesiyle başlamaktadır. Bu ayet 29. ayetin devamında tertip edilerek “İsa, beşikteki çocuk dedi ki: “…….” anlamı oluşturulmuştur. Bu sözcükler, beşikteki çocuğun konuşamayacağını ileri sürenlere bir gösteri durumunda olsa idi teknik olarak cümle “fâ-i takibiyye” ile başlayarak ifade “ فقالfe Qale…..” şeklinde olması gerekirdi. Nitekim bundan evvelki 29. ayette Meryem’e yapılan ithama karşı Meryem’in savunması “ فأشارت اليهfe  eşaret ileyhi (Bunun üzerine o [Meryem], ona [çocuğa] işaret etti.” Şeklinde “fa-i takıbiyye” ile gelmiştir.

Kısacası 30, ayet de teknik yönden bulunduğu yere uygun değildir. Otuzuncu ayet teknik ve anlam itibariyle, 34. ayetin devamıdır. Cümle halinde 31, 32, 33 ve 36. ayetler  ile birlikte 34. ayette yer alan “Meryem oğlu İsa” ifadesinin sıfatıdır. Bu kabule göre paragrafın anlamı şöyle olacaktır:

 29-     Bunun üzerine o [Meryem], ona [çocuğa] işaret etti. Onlar “Biz; yüksek mevkide olan kişiler sabiye nasıl konuşuruz/ Yüksek mevkide olan kişiler sabiye nasıl konuşur?” dediler.

30–33, 34, 36-    İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları,  “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salatı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba’s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün, selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde ona ibadet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” diyen Meryem oğlu İsa’dır.

Bu paragrafta açıkça İsa’nın peygamberlik görevi ve hayatı özetlenmiştir. Onun tebliğinde de Sünnetullah’ın dışında herhangi bir ayrıcalık söz konusu değildir. İsa’nın misyonu ile ilgili burada verilen özet şu ayetlerde de verilmiştir:

Maide; 72, 73:

“Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih: “Ey İsrail oğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah’a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah’a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder, onun barınağı da ateştir. Ve zalimler için yardımcılardan kimse yoktur.”

“Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır.

Zühruf; 63, 64:  

İsa apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldimO hâlde Allah’a karşı takvalı olun ve bana itaat edin.

Şüphesiz ki Allah; O, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin. İşte bu, doğru bir yoldur.

Bu paragraftaki metne göre de “Mühd”de (yüksek mevkide)” olan, İsa değil o günün ileri gelen mabet görevlileridir.

Bilindiği üzere, konumuzun temel unsuru olan “ المهدel MHD” ifadesi İsa peygamber ile ilgili olan Âl-i Imran; 46 ve Maide; 110’da da geçmektedir. Sözcüğü “ المُهدel Mühd” şeklinde okuyup anlamlandırdığımızda ayetlerin anlamı aynen şöyle olacaktır.

Âl-i İmran; 46:

Ve YÜKSEK BİR MEVKİDE bulunarak, yetişkin biri olarak insanlarla konuşacak ve o salihlerdendir.

Maide; 110:    

  O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile desteklemiştim. YÜKSEK BİR MEVKİDE bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim.

 Hani Benim iznimle/ bilgimle çamurdan; kilden (seramikten) kuş şekli gibi  bir şey (buhurdan) yapıyordun; oluşturuyordun. Sonra da onun içine üflüyordun, onlar da (hastalık yayan; aşılayan haşereler) Benim iznimle kuş oluveriyordu/çabucak gidiyorlardı. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle/ bilgimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle/ bilgimle sosyal ölüleri çıkarıyordun/ canlandırıyordun. Ve hani İsrâîloğulları’na apaçık kanıtlarla gelip de onlardan Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayanların: “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.

Bu ayetlerde, Meryem; 29’un aksine yüksek mevkide olan İsa’dır. Rabbimiz ona yüksek mevkiler ihsan etmiştir. Bunu Nisa suresinde (158. ayette) “Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah, onu, kendine yükseltti (derecesini artırdı)” şeklinde görüyoruz. Böyle yüksek mevkilerin İdris peygambere de ihsan edildiği bildirilmiştir.

Meryem; 56, 57:

56-    Ve Kitap’ta İdris’i an / hatırlat. Şüphesiz o, çok sadık biriydi, bir peygamberdi.

57-    Ve Biz onu yüce bir mekana yükselttik.

Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre Mushaf’taki, İsa ile ilgili pasajların ayetlerinin yerleri ve kıraatleri İsa’ya özel bir statü verebilmek için bilinçli olarak değiştirilmiştir. İşte bunlar yapılarak, İsa beşikte konuşturulmuş, Göğe Allah’ın yanına uçurulmuş, oradan geleceğine insanlar inandırılmış, gelişi kıyamet alameti sayılmış ve ölmeden evvel herkesin ona inanacağı inancı yaygınlaştırılmıştır.

Bilindiğine göre Yahudi ve Hıristiyanlar, İsa peygamberin beşikte konuştuğunu kabul etmemekte ve şu görüşleri ileri sürmektedirler:

“Eğer bu olay gerçekten meydana gelseydi, çok ilginç ve etkileyici olması sebebiyle tevatür şeklinde yayılır ve hiç unutulmazdı. Hâlbuki böyle bir olay hiç duyulmamıştır ve Hıristiyanların en fanatiklerinde bile böyle bir inanç oluşmamıştır. Ayrıca Yahudilerin o dönemde İsa’ya düşman oldukları tarihî bir gerçektir. Nitekim İsa elçiliğini ilân edince onu öldürmeye uğraşmışlardır. Eğer İsa beşikte konuşmuş ve peygamberliğini ilân etmiş olsaydı, Yahudiler onu daha o zaman ortadan kaldırırlardı.”

Biz bu görüşü daha evvel, “İsa peygamberin beşikte konuşma mucizesine inanmayanların bu düşünceleri ilk bakışta mantıklı gibi görünse de, o günün bağnaz Yahudilerinin zina ile suçladıkları Meryem’i neden recm etmediklerinin cevabını açıklamaya yetmemektedir. Bize göre, İsrail oğulları’nın recm etme girişiminden Meryem’i ancak böyle bir mucize kurtarmış olabilir” mantığıyla reddetmiş idik. Araştırmalarımız da görüldüğü gibi böyle bir olayın olmadığını kendimiz ispatlamış bulunuyoruz.

…..

İsa’nın ölüleri diriltmesi

Bu paragrafta İsa’nın İsrail oğullarına “ölüleri Allah’ın izniyle diriltirim” diyeceği, İsa doğmadan evvel Meryem’e bildirilmiştir. Burada İsa’nın ölüleri diriltmesi, gerçek anlamda anlaşılarak bu konuda birçok menkıbe ortaya atılmıştır. Bunları burada nakli gereksiz görüyoruz.

Halbuki, Kur’an’a baktığımız zaman birçok ayette (Neml; 80, Fatır; 22, En’am; 122) “ölü” ifadesini, gerçek ölü anlamında değil de “yaşayan ölü (manevi açıdan ölü)” anlamında kullanıldığını görüyoruz. Bu ayetlerdeki “ölü” ifadesi, görüldüğü gibi, manevi açıdan ölü; şirke ve küfre batmış, akıl ve vicdanını yitirmiş kimseler için kullanılmıştır.

Bu arada Kur’an’ın bu ölüleri diriltmek için gönderildiğini ve ruh olduğunu da hatırlamalıyız:

Şura; 52:

52, 53-  İşte böylece Biz sana da kendi emrimizden/ kendi işimizden olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar kendisi için olan o Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah’a döner.

Bu bilgilerden sonra şimdi şu ayete  ve altı çizili ifadeye dikkat etmeliyiz:

Enfal; 24:

24 – Ey iman etmiş kimseler! O (Elçi), sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Elçi’ye icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O’nun huzurunda toplanacaksınız.

Demek oluyor ki İsa peygamberin getirdiği, topluma ulaştırdığı vahiyler de manevi hayatın kaynağıdır, manen ölü olan insanların dirilmelerini temin etmiştir.

Kuş yaratma

Bu alametin; göstergenin ne olduğunu anlayabilmek için  de “halk” fiilinin anlamını doğru bilmek gerekmektedir.

“ الخلقHalk” fiili

Bu sözcük ile ilgili şu bilgiler verilmektedir:

“ خلقHalk” sözcüğünün esas anlamı “takdir, ayarlama, ölçülendirme, biçimlendirmedir. Arap dilinde, örneksiz olarak, taklit olmayarak yapmaktır. Ebubekir ibn el Enbari: ‘“Halk” sözcüğü Arap dilinde, inşa ve “takdir” anlamlarında olmak üzere iki vechte kullanılır” der. ((Lisanü’l Arab, c.3 , s. 195, 196. “hlq” mad.)

Kur’an’a baktığımızda da “halk” fiilinin, birçok ayette (örneğin; Bakara; 21, 29, Fecr; 8, Mü’minûn; 14,  Şuara;  137, Ankebût;  17, Sâd; 7 ) takdir etme, biçimlendirme, ayarlama, şekil verme, uydurma anlamlarında olduğunu görmekteyiz.

Şu iki ayetteki ifadeler ise “ خلَقhalk” fiilinin takdir anlamında olduğunu kabule yetecektir.

Maide; 110:

Hani Benim iznimle/ bilgimle çamurdan; kilden (seramikten) kuş şekli gibi  bir şey (buhurdan) yapıyordun; oluşturuyordun. Sonra da onun içine üflüyordun, onlar da (hastalık yayan; aşılayan haşereler) Benim iznimle kuş oluveriyordu/çabucak gidiyorlardı. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle/ bilgimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle/ bilgimle sosyal ölüleri çıkarıyordun/ canlandırıyordun. Ve hani İsrâîloğulları’na apaçık kanıtlarla gelip de onlardan Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayanların: “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.

Fecr; 6- 13:

6-13 – Ad kavmine, sütunların sahibi İrem’e [ki, beldeler içinde bir benzeri halk edilmemişti (oluşturulmamıştı)], vadilerde kayaları kesen Semud kavmine, o kazıkların sahibi Firavun’a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde azıtmışlardı. Dolayısıyla da oralarda bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı.

İsa’nın “Allah’ın izniyle” demesi, onun bir ilâh olduğuna inanan kimselerin, bu yanılgılarını ortadan kaldırmak içindir..

Ayetler metne sadakatla çevrildiği zaman görülecektir ki burada  İSA peygamberin israiloğullarına gönderilişi ve gönderiliş nedenleri açıklanıyor. Musa ve Harun peygamberler, hem israiloğullarına vahyi, tevhidi öğretmek hem de israiloğullarını Mısırdaki esaretten kurtarmak için gönderilmişlerdi. Buradaki pasajda İsa peygamberin vahyi tebliğ etmesiyle birlikte israiloğullarını salgın halde kuşatmış olan hastalıklardan kurtarmak, onlara karşı önceden önlem almak ve onlara rahat bir geçim sağlamak için;  koruyucu hekimlik, göz hekimliği cilt hekimliği ve sağlıklı gıda tüketimi ve konserve, turşu, pekmez, salamura yapımı, arpa, buğday,  kuru bakliyat stoklaması ve bunların nem ve haşereden korunmasının öğretilmesi  gibi görevlerle gönderildiği  özet olarak açıklanmaktadır.

Bizim “şüphesiz ben, sizin için, çamurdan; kilden; seramikten kuş şekli gibi bir şey; “buhurdan (tütsülük”) tasarlarım” diye çevirdiğimiz ayetteki “tasarlarım” fiilinin tümleci ayetin orijinalinde yer almamış bu paragrafın söz akışı içinde okurun takdirine bırakılmıştır. Ayette “kuş figürü” kuş maketi” yaparım denilmeyip “kuş şekli, kuş figürü, kuş maketi gibi bir şey” yaparım denilmektedir. Ki burada İsa’nın kuş şeklinde kilden buhurdanlık yapıp, içerisine koyduğu baharata   üfleyerek; aerosol oluşturarak, çıkan duman ve koku ile sivrisinek, karasinek gibi göz hastalığı vs.ye neden olan böcekleri çevreden uzaklaştırdığı açıklanmaktadır. Bu gün mevcut olan seramik buhurdanların çoğunun kuş şeklinde olduğu aşikardır.

Yine ayette “feyekünü (oluverir)” fiilinin öznesi de yer almamış bu da söz akışından anlaşılmaya bırakılmıştır.

Ayetlerin lafzi manalarından anlaşılan bu gerçekler yakın zamanda deşifre edilen Esseniler’e ait Kumran yazıtlarıyla da teyit edilmektedir. (KUMRAN YAZITLARInın konuya ait bölümleri incelenebilir)

Ayetteki “Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim” ifadesiyle de Yahudilerin kendi kendine haramlaştırdığı şeyleri ortadan kaldıracağını, işin doğrusunu ortaya koyacağını ifade etmektedir.  Bunu iki açıdan ele alabiliriz:

- Dikkat edilirse burada “Tevrat’ta size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim” dememiştir. İfadede “Tevrat’ta” ifadesi yoktur. Bu demektir ki İsrail oğullarının haramlaştırdıkları şeyler kendi ileri gelenlerinin haramlaştırdığı şeylerdir. Burada Tevrat’tan hüküm kaldırma vs. gibi bir şey söz konusu değildir.

- Normalde haram olmamasına rağmen İsrail oğullarına ceza olsun diye konulmuş yasakların varlığı da bir gerçektir. İsa peygamber ile bu cezalar ortadan kalkmaktadır.

Nisa; 160, 161:

160, 161 – Sonra da Yahudileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

Bu konu İsa peygamberin hayatını anlatan kaynaklarda yer alır. İsa da İncil’de, Tevrat’taki konulardan İncil’de yer alanları tasdik etmiş, gerisini toz, kir kabul edip silip atmıştır.

Matta/ 5; 17:

17«Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.

 Matta/ 23; 1-7:

Bundan sonra İsa halka ve öğrencilerine şöyle seslendi: «Din bilginleri ve Ferisiler, Musa’nın kürsüsünde otururlar. Bu nedenle size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin, ama onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar.  Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp başkalarının omuzlarına koyarlar da, kendileri bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmak istemezler.

Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Örneğin, muskalarını büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. 6Şölenlerde başköşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerini `Rabbî’ diye çağırmalarından zevk duyarlar.

Rabbimiz, Rasülüllah aracılığı ile de Yahudilerin kendilerine yasakladıklarını ve onlara konulmuş cezaları kaldırmıştır.

A’raf; 157:

Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi’ye uyarlar. O hâlde, o’na iman eden, o’na kuvvetle saygı gösteren, o’na yardımcı olan ve o’nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

Burada üzerinde durulacak noktalardan birisi, 112- 115. ayetlerde konu edilen “Sofra” konusudur. Ayetlerde sofranın gönderilip gönderilmediği açıklanmaz. Eldeki muharref İncillerde de bu konuya dair herhangi bir aktarım yoktur. Ama rivayet mekanizması boş durmaz bir şeyler üretir:  Sofra indi. Sofrada pulsuz ve kılçıksız bir balık vardı. Yanında da tuz, sebze, sirke, üzeri yağlı ekmek, bal, peynir, zeytin ve pastırma vardı.”, “Sofrada, yedi çörek ve yedi balık vardı”, “Sofra, dünyadaki tüm yiyeceklerin lezzetini veren bir balıktı.” Sofra cennet nimetlerindendi.”, “Sofra, ekmek, pirinç pilavı ve sebzeden ibaretti” , “Havariler hep bu sofradan beslenirlerdi. Sonra birisi hırsızlık etti sofra ondan sonra inmez oldu.” vs. gibi daha birçok asılsız ve mesnetsiz sözler ortaya atılmıştır

Bizim kanaatimize göre ise sofra inmemiştir. Zira ayette “Ben, onun size indiricisiyim. Artık bundan sonra sizden kim inkâr ederse, ben onu âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azapla azaplandıracağım” şeklinde bir cezalandırma yer almıştır.

İsa As’ın kendisinden sonraki elçiyi müjdelemesi, kendisine yapılan vahy ile ve babasız (babasız olsa da yine meni ve yumurta ile) dünyaya gelmesi de Allah’ın bir ayetidir.

Bu durumda İsa peygamberin de vahy alma; kendisine kitap indirilmesinin dışında bir sergilediği bir mucize yoktur. Bunlar da zaten Allah’a ait mucizelerdir.

En’am;  109:

Ve ortak koşanlar, kendilerine bir alâmet/gösterge gelirse, ona kesinlikle iman edeceklerine dair en ağır yeminleriyle Allah’a yemin ettiler. De ki: “Alâmetler/ göstergeler ancak Allah katındadır.” Onlara alâmetler/ göstergeler geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz?

Ankebut; 50, 51

Ve onlar, “Ona Rabbinden alâmetler/ göstergeler indirilmeli değil miydi?” dediler. De ki: “Alâmetler/ göstergeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Kendilerine okunan Kitab’ı şüphesiz Bizim sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.

İsra; 59:

Ve Bizi, alâmetleri/göstergeleri göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd’a, açık, gözle görülebilir biçimde sosyal destek kurumları kurmaları görevini vermiştik de onun sebep olmasıyla haksız davranmışlardı. Ve Biz, o alâmetleri/göstergeleri ancak korkutmak için göndeririz.

MÛSÂ’YA VERİLEN MUCİZELER (!)

Mûsâ’ya Kur’ân’da dokuz tane ayet; alamet, gösterge verildiği bildirilir.

İsra; 101:

Ve ant olsun Biz Musa’ya apaçık dokuz ayet/ alamet; gösterge verdik -işte İsrail oğullarına soruver-. Hani o [Musa], kendilerine geldi de Firavun ona “Ey Musa! Ben senin büyülenmiş olduğunu kesinlikle biliyorum” demişti.

Neml; 12:

Ve koynundaki gücünü devreye sok; dokuz ayet/ alamet; gösterge içinde Firavun’a ve onun kavmine hiç kusursuz, mükemmel çıkacaksın. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır

Klasik anlayışta bu “dokuz ayet”,  dokuz mucize olarak ele alınır. Ve bunların,  kayadan su çıkarma, asanın yılan- ejderha olması, elinin ışık saçması, tufan, bit salgını, kurbağa, çekirge istilası, suyun kana dönmesi ve denizin yarılması olarak sayılır. Halbuki Musa ile ilgili kıssalarda İsrail oğullarına uyarı amaçlı yapılan, tufan, bit salgını, kurbağa, çekirge istilası, suyun kana dönmesi gibi cezai gösterimlerin dokuzdan pek çok olduğu görülmektedir. Onlar, Rabbimizin uyarı amaçlı cezadan bir nebze tattırmasından başka bir şey değildir. Musa’nın elçiliğine kanıt olmakla alakası yoktur.

Rum; 41:

41- İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa ortaya çıktı.

O zaman bu “dokuz ayet” ifadesini nasıl anlayacağız sorusu ortaya çıkmaktadır.

Bunun cevabı şudur:

Burada konu edilen “dokuz” sayısını çokluktan kinaye olarak anlamak da mümkün olduğu gibi, Musa’nın şeriatındaki ünlü “on emir” ilkesinin dokuz ayet (Tevrat cümlesi) içinde verilmişliği de anlaşılabilir.:

PROF DR. BAKİ ADAM’IN DOKTORA TEZİ OLAN “YAHUDİ KAYNAKLARINA GÖRE TEVRAT” İSİMLİ SEBA YAYINLARI ARASINDA 1997 YILINDA ÇIKAN KİTABIN 104. SAYFASINDA ŞÖYLE YAZAR.

“Yahudi Tevrat’ında iki ayrı emir cümlesi halinde zikredilen “Karşımda başka ilahların olmayacak” ifadesi ile “Kendin için oyma put yapmayacaksın” ifadesini Samiri Tevrat’ı tek emir cümlesi halinde toplamıştır. Böylece, “Komşunun evine tamah etmeyeceksin ” de dahil, emirlerin sayısı, Yahudi nüshasında on, Samiri nüshasında ise dokuzdur.

Rasülüllah’a verilen peygamberlik göstergesinden sonra şimdi Musa peygambere verildiği kabul edilen mucizeleri (!) Kur’an ile tahlil edelim.

Asa mucizesi: (!)

Kur’an’da Musa ile ilgili pasajlarda asadan söz edilir. Pasajlarda geçen bu sözcük, Musa’nın elindeki “baston” olarak kabul edilir ve bu asanın, yılana, ejderhaya dönüşmesi, sihirbazların değneklerini, iplerini yutması, denizi yarması, kayadan su çıkarması gibi hünerleri nakledilir. Şimdi bu asanın ne olduğunu tahlil edelim.

ASA

Kur’an’daki Musa kıssalarını doğru anlamak için, israiliyatın etkisiyle oluşmuş peşin kabulleri aşıp Rabbimizin bu kıssalarda kullandığı sözcüklerin gerçek anlamını bulmak gerekiyor. Bunlardan birisi de asa sözcüğüdür. Nüzul sırasına göre ilk asa sözcüğü burada geçtiğinden bu sözcüğü burada tahlil etme ihtiyacı duyuyoruz.

Asa

“Asa” sözcüğü aslında, “İçtima (toplanma) ve i’tilaf (uyuşma)” demektir. Asa sözcüğü, el ve parmaklar üzerinde toplandığı için “Ud’a (telli çalgılardan Ud) isim olmuştur. Esmai, Bazı Basralılardan şöyle nakleder:

 “Bastona “Asa” ismi verilmesinin nedeni, el ve parmakların üzerinde toplanmasıdır. Bu sözcük Arapların toplumu hayır ya da şer bir şey üzerine topladıkları zaman dedikleri “asavtü’l kavme, e’suhüm (toplumu bir araya getirdim, onları bir araya getirin)” deyişlerinden gelmektedir.”

“Asanın bırakılması” ifadesi, mecaz olarak, “yolculuğun bitmesi yolcunun gideceği yere varıp direklerini dikip, çadırını kurması; yerleşmesi” demektir. (Lisan; “asa” mad. Tac. “Asa” mad)

Bu açıklamalara göre asa sözcüğünün tam karşılığı “BİRİKİM/ sıkı tutulan” demektir. Bu anlamıyla da tam tamına “Kur’an” sözcüğünün de karşılığıdır. Bu sözcüğü Musa’ya izafe ettiğimiz zaman, “Musa’nın birikimi” demektir.Ayetlerden anlaşılacağı üzere bu da “Musa’ya yapılan vahiyleri ve Musa’nın deneysel bilgi birikimi”ni ifade eder.

Musa’ya vahyedilenlerle kendi birikiminin özeti ise Ta Ha sûresinin girişinde; 11-16. ayetlerde özet halinde “Musa! Ben, senin Rabbin olan Ben’im. Hemen iki nalınını çıkar, şüphesiz sen temizlenmiş vadide, Tuva’dasın / iki kere temizlenmiş bir vadidesin. Ve Ben seni seçtim. O hâlde vahyedilecek olan şeye; “Hiç şüphesiz ki Ben, Allah’ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et. Şüphesiz ki o saat [kıyamet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim. O nedenle ona [kıyamete] inanmayan ve kendi hevasına uyan kimse seni, ondan [kıyamete iman etmekten] alıkoymasın; sonra helâk olursun” şeklinde verilmiştir. Anlaşılan o ki Musa bu ilkeleri tebliğ etmiş ve bunların kabulü için tartışma yapmıştır.

Bunun bastona isim olması da sadece el ve parmakların üzerinde toplanması değil “üzerine dayanmak, yaprak silkeleme, silah, kazma olarak kullanma vs. gibi birçok yararın da toplanması”dır

“Asa” sözcüğü Kur’an’da altı kez geçer.

Şimdi Kur’an’da geçen asa sözcüklerini tahlil edelim.

Çoban Asası

Çoban asası olarak geçen asa, Ta Ha 18’de geçen asa sözcüğüdür.Bu ayette geçen asa, çoban asasıdır. Bildiğimiz bastondur ki Rabbimiz, Musa’ya bu asayı ilk vahiy anında bıraktırmıştır.

Diğerleri ise “Musa’nın vahiy ve deneysel olarak öğrenmiş olduğu bilgi birikimi”dir. Musa’nın Firavun’a karşı, sudan geçmek için, taş kalpli İsrail oğullarını adam etmek için kullandığı asa, Musa’nın bilgi birikimi; kendisine yapılan vahiyler ve o zamana kadar öğrendikleri ve edindiği deneyimlerdir.

Ayetler bu ölçüler çerçevesinde okunacak olursa doğru anlaşılacağı kanaatindeyiz.

Yılana Dönüşen Asa

Ta Ha; 20-23:

20-    O da onu hemen bıraktı/ yerleşik hayata geçti, bir de ne görürsün! O (sağ elindeki), koşan bir candır.

21–23- O [Allah]: “Sana en büyük ayetlerimizden göstermemiz için tut onu, korkma! Biz onu ilk durumuna çevireceğiz. Diğer bir ayet olmak üzere de GÜCÜNÜ / kanadına ekle, çirkinlik olmadan hiç kusursuz, mükemmelce ÇIKACAKSIN” dedi.

Bu ayetlerde Musa’ya verilen iki ayetten bahsedilmektedir. Bu ayetlerden ilki sağ eline çoban asasının yerine verilen vahiydir, kitaptır, Tevrat’tır. İkincisi de gerektiği zaman gücüne güç katacak olan yedek gücü; Harun’dur. Aşağıdaki ayetlerde Musa’nın ifade yeteneğinin yeterli olmadığı, meramını iyi anlatması için kardeşi Harun’u kendisine yardımcı istediği ve bu isteğinin Musa’ya verildiğini göreceğiz.

Bu konuyla ilgili yani asa ve kusursuz güç ile ilgili daha evvel A’raf suresinde ki Musa ile ilgili pasajlarda detay verilmiştir. Burada başka sözcükler üzerinde duracağız.

Hayye

“Hayye” sözcüğü de Musa pasajını doğru anlamadaki kilit sözcüklerden biridir. Bu nedenle bu sözcük ile ilgili ayrıntıları veriyoruz.

“Hayye” sözcüğü “Hayat” sözcüğünden gelmekte olup anlamı “bir kere yaşam” demektir. Bu sözcük Araplarda bir çok örneğiyle söylenir:

Yılana uzun ömürlü olmasından dolayı “Hayye” denir.

Gözü keskin olana o, hayyeden daha iyi görür derler.

Hain sinsi olana o hayyeden daha zalim derler.

Çevrensine, toplumuna yararlı olanlara ve onları koruyanlara,bölgenin, yeryüzünün hayyesi denir.

Kadın erkek uzun yaşayana “o hayyenin tekidir” derler.

Kişi akıl zeka ve dehada zirvede olduğu zaman “o, vadinin hayyesidir” denir.

“Hayye”, teşbih olarak Büyük  Ayı yıldız kümesinin İkizleri ile Alkaid (ölü sönük yıldız) arasındaki yıldızlara denir. (Lisan Hayye mad. Tac; “hayye” mad.)

Tahiyye /selamlama,(Allah sana ömür versin.) sözcüğü de yine aynı kökten gelir.

Özetlersek bu sözün açıkça anlamı, “hayat ve canlılık” demektir. Yılana  “hayye” sözcüğü, yılan demek olmayıp, varlığın uzun ömürlü oluşunu nitelemektedir.  Ta Ha’da “hayyetün tes’a (koşup duran tes’a) denilmiştir. Bunun Türkçemizdeki tam karşılığı, “Yedi canlı” deyimidir ki bu deyimin anlamı “Defalarca ölüm tehlikesiyle karşılaşmasına rağmen her seferinde sağ kurtulmak” demektir. Bu sözcük, birçok hastalıktan, beladan felaketten kurtulan kişiler için kullanıldığı gibi, kedi ve yılan için de kullanılır.

Bu ayetteki “hayye” sözcüğünü anlamak için Rabbimizin Musa’nın sağ elindekini bir başka nitelemesini daha dikkate almak gerekiyor. Rabbimiz Musa’nın sağ elindekini Neml; 10 ve Kasas; 31’de “sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir” diye nitelemiştir. Yani Musa’nın sağ elindeki şey “Hareket ettiren görünmez bir varlığa” benzemektedir.  Peki bu hareket sağlayan görünmez varlık nedir? Bu insanların ve hayvanların CANIDIR.

Bu ifade, vahyin; ilahi kitapların “RUH” niteliğidir. Kur’an’ın bir adı da Ruh olduğu gibi Musa’nın sağ elindekinin (Kitabının) adı da Ruh’tur. Kur’an da hayat veren bir kitaptır.

Mü’min; 15:

15- O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden/ kendi işinden olan ruhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır].

Şura; 52-53:

52, 53-  İşte böylece Biz sana da kendi emrimizden/ kendi işimizden olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar kendisi için olan o Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah’a döner.

Enfal; 24:

24.Ey iman etmiş kimseler! O [Elçi] sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Elçi’ye icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O’nun huzurunda toplanacaksınız.

  Yirminci ayetteki “hayye” sözcüğü, yılan olarak algılanınca, doğal olarak 21. ayetteki “korkma” sözcüğü de “yılandan korkma” olarak anlaşılacaktır.

Halbuki burada konu edilen korku, bu surenin 45 ve 46. ayetleri ile Şuara; 10- 15, Neml 10 ve Kasas 30. ayetlerde konu edilen Musa’nın görevden korkmasıdır, kaçmasıdır.

Şuara; 10-17:

10, 11- Bir vakit de Rabbin, Musa’ya: “Git o zalim kavme; Firavun kavmine, hâlâ takvalı davranmayacaklar mı?” diye nida etmişti.

12–14-O [Musa]: “Rabbim! Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkarım. Göğsüm de daralır, dilim konuşmaz, onun için Harun’a da elçilik ver. Hem onlara ait benim üzerimde bir suç var. Ondan dolayı beni öldürmelerinden korkarım” dedi.

15–17-O [Allah]: “Hayır… Hayır… Haydi, ikiniz ayetlerimizle gidin. Şüphesiz ki, Biz sizinle beraberiz, işitenleriz. Haydi ikiniz Firavun’a gidin de ‘Biz kesinlikle, İsrail oğullarını bizimle beraber gönderesin diye’ âlemlerin Rabbinin elçisiyiz deyin” dedi.

Neml; 10, 11:

10, 11-  Ve birikimini ortaya koy!” – Onu sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görüverince dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa korkma! Şüphesiz ki Ben;  Benim yanımda elçiler korkmaz. – Ancak, kim zulüm yapar, sonra kötülüğün sonunda iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.-

Kasas; 30- 32:

30- 32- Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! – Onu (birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz bembeyaz çıkacaksın.. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”

Ta Ha; 45, 46:

45- O ikisi [Musa ile Harun]: “Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden veya azgınlığından korkarız” dediler.

  46-O [Allah]: “Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve görürüm.

Yirmi ikinci ayetteki “Tahrücü (çıkacak)” filinin öznesi “El” değil, “Sen” dir. Bu ifade, fiil kalıbının” ikinci eril tekil şahıs” kalıbı ile, “üçüncü dişil tekil şahıs” kalıplarının aynı kalıp olmasından karıştırılmıştır.   Burada kastedilen de kendisine yedek güç olarak verilmiş Vezir Harun’u devreye sokması,  onun sayesinde ifadeleri kusursuzca, lekesizce,  eksiksiz olarak tebliğ edeceğidir.

Ejderhaya dönüşen asa

A’raf; 106- 108:

106.O (Firavun,) “Eğer bir alamet; gösterge ile geldiysen, getir hemen onu, tabii eğer doğrulardan isen” dedi.

107-109. Bunun üzerine o (Mûsâ), BİLGİ BİRİKİMİNİ ortaya attı, o da birdenbire apaçık bir “SİLİP SÜPÜREN” kesiliverdi. Gücünü de sıyırıp açığa koydu; artık gücü, izleyenler için mükemmel, tam kusursuzca idi.

Şuara; 32:

30- O [Musa]: “Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” dedi.

31-O [Firavun]: “Haydi hemen getir onu, eğer doğrulardan isen” dedi.

32- Bunun üzerine o [Musa], birikimini ortaya koyuverdi; bir de bakmışsın ki o [Musa’nın birikimi], apaçık bir silip süpürendir.

Sü’ban

“Sü’ban” sözcüğü, “su ve kan akması anlamındaki “seab” sözcüğünden gelir. Vadide sel yataklarının kıvrım kıvrım olması, bu kıvrım kıvrım dere yataklarından suyun akması, sevgilinin uzun saçlarının kıvrım kıvrım oluşu da şairlerin gözünde bu sözcükle ifade edilir. Bu sözcüğün çoğulu da “sü’ban” şeklindedir. “Sü’ban” sözcüğü tekil olarak da “uzun, güçlü, fare avlayan yılan anlamında kullanılır. (Lisan “sab” mad. Tac; “sab” mad.)

Demek oluyor ki “Süb’an” sözcüğünün esas anlamı, “selin, önüne gelen her şeyi içine alıp sürüklemesi” demektir. Fareleri avlayıp yutan yılana da bu ismin verilmesi yılanın şekil, uzunluk ve kıvrımlığı itibariyle dereye benzemesi ve önüne çıkan fareyi sel gibi yutmasındandır.  Musa’nın birikiminin buna benzetilmesi de İlahi vahyin, her türlü beşeri plan ve desiseleri; batılı yok edip yutmasındandır.

Bu ayetlerde Musa’nın birikimini ortaya koyması ile, hasımlarına ait  ipsiz sapsızgörüşlerin, tezlerin ve batılın ortadan kaldırıldığı, hakkın ortaya çıktığı açıklanmaktadır.

Ayetteki “Sü’ban” sözcüğünü ister önüne geleni sürükleyen sel anlamında; ister fare avlayan yılan anlamında ele alalım, burada konu edilen, Musa’nın birikiminin, önünde olan ne varsa silip süpürdüğü, yutup geçtiği anlatılmaktadır. Musa’nın ortaya koyduğu fikirlerin, bilgilerin firavun ve halk huzurunda ziynet günü “Açık Oturum”a benzer bir üslup ile yapılan müsabakada sihirbazlarının tezlerini çürüttüğü, iptal ettiği anlatılmaktadır. Çünkü vahyin önünde hiçbir şey durmaz, duramaz. Bu nitelik  Kur’an için de birçok yerde konu edilmiştir.

Mürselat; 1-7:

1- 7-küme küme gönderilip de önüne geleleri devirdikçe deviren, toplumları canlandırdıkça canlandıran, canlandırdıkça da hakkı batılı ayıran özür ? veya uyarı olarak öğüt bırakan Kur’an ayetleri kanıttır ki kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir.

Saffat; 1-5:

1 – 5 – O saflar halinde dizilenlere/ dizenlere, sonra da haykırıp sürükleyenlere, sonra da (haykırıp sürükleyince de) öğüt okuyanlara kasem olsun ki, [bunlar, o saflar halinde dizilenler kanıttır ki,] sizin İlahınız kesinlikle Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir.

Zariyat; 1-6:

1- 6 – O tozuttukça tozutanlara, arkasından ağırlığı taşıyanlara, sonra kolaylıkla akanlara, sonra da bir emri paylaştıranlara kasem olsun ki şüphesiz tehdit olunduğunuz o şey, kesinlikle doğrudur. Şüphesiz “Din [yapılanların karşılıklandırılması]” de kesinlikle gerçekleşecektir.

Naziat;1-3,26:

1 -3, 26-  o, suya batırırcasına/batırarak söküp çekenlere, o, zorlamadan yumuşaklıkla çekenlere ve o, yüzdükçe yüzüp gidenlere, derken, öne geçtikçe geçip de bir iş çevirenlere kasem olsun ki, şüphesiz bunda, haşyet (saygı) duyacak kimseler için bir ibret vardır.

Batıl yok olucudur

İsra; 81:

81 – Ve de ki: “Hakk geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olup gider.

Batıl hakla yok edilir

Enbiya; 18:

18 – Bilakis Biz hakkı batılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın o [batıl], yok olup gitmiştir. Ve Allah’a yakıştırdığınız vasıflardan dolayı size yazıklar olsun!

Musa’ya zaferin ne ile kazandırıldığı, Musa’nın asasının (birikiminin) ne olduğu ise Yunus suresinde Rabbimizce tefsir edilmiştir.

 Yunus; 79- 82:

79 – Ve Firavun “Bana  en bilgili sihirbazların tümünü getirin!” dedi.

80 – Nihayet sihirbazlar gelince, Musa onlara “Ne atacaksanız atın!” dedi.

81, 82 – Onlar ortaya atınca da Musa “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. Şüphesiz, Allah onu iptal edecektir [boş ve asılsızlığını ortaya çıkaracaktır]. Şüphe yok ki, Allah fesatçıların işini düzeltmez. Ve Allah, günahkârların hoşuna gitmese de, hakkı, Kendi kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” dedi.

Görüldüğü gibi bu ayetlerde asa, “Allah’ın kelimeleri” olarak tefsir edilmiştir.

Musa pasajlarında geçen Deniz

Kur’an’da geçen Musa pasajlarını doğru anlayabilmenin bir başka önemli unsuru da pasajlarda geçen “bahr” ve “yemm” sözcüklerinin doğru bilinmesidir.

Bu iki sözcük genellikle “deniz” diye çevrildiğinden doğal olarak Musa’nın İsrail oğullarını Kızıldeniz’den geçirdiği ve Firavun ve avenesinin de Kızıldeniz’de boğulduğu kabul edilir.

Yalnız Kur’an ve Arap dili aslında buna izin vermemektedir. İşin doğrusunu kavrayabilmemiz için bu sözcüklerin gerçek anlamını takdim ediyoruz.

Bahr

“Bahr”, “ister tatlı ister tuzlu olsun çok su” demektir. Bu sözcük “kara parçası” sözcüğünün karşıtıdır. Bu sözcüğün aslı “yarmak” demektir. Su, kara parçasını yardığı için bu isimle isimlenmiştir. Eski Arap şiirlerinde de Fırat nehri “bahr” sözcüğüyle yer almaktadır. Büyük, tuzlu sulara (denizlere) “bahr” denmesi yaygındır. (Lisan  Bhr” mad, Tac. Bhr Mad.)

“Bahr” sözcüğü, Musa ile ilgili ayetlerde: Bakara; 50, A’raf; 138, Yunus; 90, Ta Ha; 77, Şuara; 63 ve Duhan; 24’te geçer.

Yemm

Yemm”, bahr; çok su demektir. Leys bu sözcüğü “derinliği ve kıyıları bilinemeyen deniz olarak tarif etmiştir. Ama Kur’an’da Ta Ha 39.ayette “Musa’nın annesine bebeği “Yemm”e bırakması vahyedildiği ve Musa’nın sandığı Yemm’de sahile vurması açıkça açıklandığına göre bu iddia doğru olmaz. Zira Musa Nil nehrine bırakıldı ve sandık nehrin kenarına yanaştı.

Bu sözcüğün Süryaniceden Arapçalaştırıldığına da inanılır. (Lisan “yemm” mad. Tac “yemm” maddesi.)

Bu sözcük, A’raf; 136, Ta Ha; 39 (iki kez), 78, 97, Kasas; 7,  40 ve Zariyat; 40’ta geçer.

Musa’nın ailesinin ve Firavun’un yaşadığı yerler dikkate alındığında Musa pasajlarında geçen “Bahr ve Yemm” kelimelerini “bol su, nehir” olarak çevirmek gerekmektedir. Buna göre de Firavun’un, kesinlikle Musa’nın bebek iken bırakıldığı suda boğulduğu, denizde(Cümlenin buraya kadar olan kısmı anlaşılmadı); Kızıldeniz’de boğulmadığı anlaşılmaktadır.

Yukarıda, kadim lügatlerde “yemm” sözcüğünün Süryaniceden Arapçalaştırılmış olduğunun da yer aldığını belirtmiştik. Bunun böyle olmasının büyük bir ihtimal olduğunu, İbranicede “denize”, “yam” denişinden de anlıyoruz.  Yani “İbranicede “yam” sözcüğü, deniz demektir. Zaten ömründe deniz görmemiş bedevilerin denize isim vermesi de beklenemez. Eşyaya ismi, o nesneyle haşir neşir olanlar verirler. Tüm dünyadaki doğal veya yapay nesnelerin adlarına bakıldığı zaman bu açıkça görülür.

Eldeki Kitab-ı mukaddeslerde de bazı yerlerde “deniz, bazı yerlerde, Kızıldeniz bazı yerlerde de “kamış denizi olarak çevrilmiştir. Örneğin:

Mezmurlar; 136. mezmur, 11- 16. cümleler

11, 12 Güçlü eli, kudretli koluyla, sevgisi sonsuzdur; İsrail’i Mısır’dan çıkarana, sevgisi sonsuzdur;

    13 Kamış Denizi’ni ikiye bölene, sevgisi sonsuzdur;

    14 İsrail’i ortasından geçirene,s Sevgisi sonsuzdur;

    15 Firavun’la ordusunu Kamış Denizi’ne dökene, sevgisi sonsuzdur;

    16 Kendi halkını çölde yürütene, sevgisi sonsuzdur;

 Çıkış 14. Bab.

 14 RAB Musa’ya, “İsraillilere söyle, dönsünler” dedi, “Pi- Hahirot yakınlarında, Migdol ile deniz arasında, Baal-Sefon’un karşısında deniz kıyısında konaklasınlar.

 3 Firavun şöyle düşünecek: ‘İsrailliler ülkede şaşkın şaşkın dolaşıyorlardır, çöl onları kuşatmıştır.’

  4 Firavun’u inatçı yapacağım. Onların peşine düşecek. Böylece Firavun’la ordusunu yenerek yücelik kazanacağım. Mısırlılar bilecek ki, ben RAB’bim.” İsrailliler söyleneni yaptılar.

  5 Halkın kaçtığı Mısır Firavunu’na bildirilince, Firavun’la görevlileri onlara ilişkin düşüncelerini değiştirdiler: “Biz ne yaptık?” dediler, “İsraillileri salıvermekle kölelerimizi kaybetmiş olduk!”

  6 Firavun savaş arabasını hazırlattı, ordusunu yanına aldı.

  7 Seçme altı yüz savaş arabasının yan sıra, Mısır’ın bütün savaş arabalarını sorumlu sürücüleriyle birlikte yanına aldı.

  8 RAB Mısır Firavunu’nu inatçı yaptı. Firavun sevinçle ilerleyen İsraillilerin peşine düştü.

9 Mısırlılar Firavun’un bütün atları, savaş arabaları, atlıları, askerleriyle onların ardına düştüler ve deniz kıyısında, Pi-Hahirot yakınlarında, Baal-Sefon’un karşısında konaklarken onlara yetiştiler.

  10 Firavun yaklaşırken, İsrailliler Mısırlıların arkalarından geldiğini görünce dehşete kapılarak RAB’be feryat ettiler.

  11 Musa’ya, “Mısır’da mezar mı yoktu da bizi çöle ölmeye getirdin?” dediler, “Bak, Mısır’dan çıkarmakla bize ne yaptın!

 12 Mısır’dayken sana, ‘Bırak bizi, Mısırlılara kulluk edelim’ demedik mi? Çölde ölmektense Mısırlılara kulluk etsek bizim için daha iyi olurdu.”

 13 Musa, “Korkmayın!” dedi, “Yerinizde durup bekleyin, RAB bugün sizi nasıl kurtaracak görün. Bugün gördüğünüz Mısırlıları bir daha hiç görmeyeceksiniz.

  14 RAB sizin için savaşacak, siz sakin olun yeter.”

  15 RAB Musa’ya, “Niçin bana feryat ediyorsun?” dedi, “İsraillilere söyle, ilerlesinler.

  16 Sen değneğini kaldır, elini denizin üzerine uzat. Sular yarılacak ve İsrailliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçecekler.

  17 Ben Mısırlıları inatçı yapacağım ki, artlarına düşsünler. Firavun’u, bütün ordusunu, savaş arabalarını, atlılarını yenerek yücelik kazanacağım.

  18 Firavun, savaş arabaları ve atlılarından ötürü yücelik kazandığım zaman, Mısırlılar bilecek ki, ben RAB’bim.”

  19-20 İsrail ordusunun önünde yürüyen Tanrı’nın meleği yerini değiştirip arkaya geçti. Önlerindeki bulut sütunu da yerini değiştirip arkalarına, Mısır ve İsrail ordularının arasına geldi. Gece boyunca bulut bir yanı karartıyor, öbür yanı aydınlatıyordu. Bu yüzden, bütün gece iki taraf birbirine yaklaşamadı.

  21 Musa elini denizin üzerine uzattı. RAB bütün gece güçlü doğu rüzgarıyla suları geri itti, denizi karaya çevirdi. Sular ikiye bölündü,

  22 İsrailliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçtiler. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturdu.

  23 Mısırlılar artlarından geliyordu. Firavun’un bütün atları, savaş arabaları, atlıları denizde onları izliyordu.

  24 Sabah nöbetinde RAB ateş ve bulut sütunundan Mısır ordusuna baktı ve onları şaşkına çevirdi.

  25 Arabalarının tekerleklerini çıkardı; öyle ki, arabalarını zorlukla sürdüler. Mısırlılar, “İsraillilerden kaçalım!” dediler, “Çünkü RAB onlar için bizimle savaşıyor.”

  26 RAB Musa’ya, “Elini denizin üzerine uzat” dedi, “Sular Mısırlıların, savaş arabalarının, atlılarının üzerine dönsün.”

  27 Musa elini denizin üzerine uzattı. Sabaha karşı deniz olağan haline döndü. Mısırlılar sulardan kaçarken RAB onları denizin ortasında silkip attı.

  28 Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsraillilerin peşinden denize dalan Firavun’un bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı.

  29 Ama İsrailliler denizi kuru toprakta yürüyerek geçmişlerdi. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturmuştu.

  30 RAB o gün İsraillileri Mısırlıların elinden kurtardı. İsrailliler deniz kıyısında Mısırlıların ölülerini gördüler.

  31 RAB’bin Mısırlılara gösterdiği büyük gücünü görünce korkan İsrail halkı, RAB’be ve kulu Musa’ya güvendi.

Asa ile denizin yarılması

Şuara; 63:

63-Sonra Musa’ya: “Vur birikimini o bol suya; nehre!” diye vahyettik. Sonra o [ bol su; nehir) yarıldı; barajlar yapıldı da, her bir parça (baraj) ulular ulusu bir dağ gibi oluverdi.

Not: bu ayet Mushaf’ta aslında  50, 51. ayetlerin arkasında tertip edilmelidir. Altmış üçüncü sırada tertibi hem ayetin yanlış anlaşılmasına hem de yanlış inançların oluşmasına sebep olmaktadır.

Bakara; 50:

50.Hani bir zamanlar da Biz, bol suyu; nehiri size yarıp da sizi kurtarmıştık ve siz bakıp dururken Firavun'un yakınlarını suda boğmuştuk.

Bu ayetlerde Musa’ya bilgi birikimini kullanarak Nil nehri üzerinde barajlar kurmasının vahyedildiği, sonra da suyun dağlar gibi parçalara ayrıldığı; yani yüksek barajların yapıldığı açıklanmaktadır. Yani Musa mucize olarak kızıl denizi yararak iki tarafta dağ gibi sular oluşmamıştır. Musa birikimiyle Nil nehri üzerine barajlar kurmuş ve her bir baraj dağ gibi yüksek imiş. Burada açıklanan işte budur. Daha sonra bu baraj patlatılarak Firavun ve yakınları baraj selinde öldürüleceklerdir.

Bilinen en eski baraj İ.Ö. 2900 yılında Nil nehri üzerinde kurulmuş 15 m. yüksekliğindeki barajdır. Kur’an’ın açık ifadesine göre baraj birden çoktur.

Diğer ayetlerden de anlaşıldığı üzere Musa, Mısır’da kaldığı süre içinde esas niyetini saklayarak nehri barajlarla kesmiş ovada kanallar oluşturmuş ve eski su yataklarını tarıma açmıştır. Bu nedenledir ki Firavun “Bu altımdaki nehirler benim değil mi” demektedir.

Bu ayette İsrail oğullarının geçmişinden başka safhalar hatırlatılmaktadır. Bu dönemler:

Suyun yarılması; baraj kurulması, İsrail oğullarının kurtulması, Firavunun yakınlarının, İsrail oğullarının gözü önünde suda boğulmasıdır. Daha sonra Musa, kavmini ve Kıptilerden kendisine inananları yanına alarak bu yerlerden toplumunu geçirmiş kendilerini takip eden Firavun ve ordusunu bu tarım arazilerine çekmiş, onlar arazide iken barajları yıkarak Firavun ve ordusunun boğulmasını sağlamıştır.

Burada bu olaylar kısa bir cümle ile ifade edilmiştir. Biz bunları hemen birkaç saat içinde olup bittiğini sanmıyoruz. Bu olay yıllarca süren bir süreçte gerçekleşmiştir.

Burada dikkat çeken bir nokta, Firavunun yakınlarının boğuluşunu İsrail oğullarının, seyretmiş ve görmüş olmalarıdır ki bu Kitab-ı mukaddeste şöyle anlatılır.

Çıkış 14. Bab. 25-31. cümleler

  25 Arabalarının tekerleklerini çıkardı; öyle ki, arabalarını zorlukla sürdüler. Mısırlılar, "İsraillilerden kaçalım!" dediler, "Çünkü RAB onlar için bizimle savaşıyor."

  26 RAB Musa'ya, "Elini denizin üzerine uzat" dedi, "Sular Mısırlıların, savaş arabalarının, atlılarının üzerine dönsün."

  27 Musa elini denizin üzerine uzattı. Sabaha karşı deniz olağan haline döndü. Mısırlılar sulardan kaçarken RAB onları denizin ortasında silkip attı.

  28 Geri dönen sular, savaş arabalarını, atlıları, İsraillilerin peşinden denize dalan Firavun'un bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı.

  29 Ama İsrailliler denizi kuru toprakta yürüyerek geçmişlerdi. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturmuştu.

  30 RAB o gün İsraillileri Mısırlıların elinden kurtardı. İsrailliler deniz kıyısında Mısırlıların ölülerini gördüler.

  31 RAB'bin Mısırlılara gösterdiği büyük gücünü görünce korkan İsrail halkı, RAB'be ve kulu Musa'ya güvendi.

Buradan da anlaşılıyor ki bu boğulma olayı Kızıldeniz’de olmamıştır. Çünkü yüz kilometre civarındaki bir mesafeden; denizin bir ucundan diğer ucunda olanların boğuluşunu ve cesetlerini görme imkanı yoktur.

Asa ile taştan on iki pınarın fışkırması

A’raf; 160:

160-Ve Biz onları on iki torun liderleri olan oymak topluluğa ayırdık. Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Mûsâ'ya, “Birikimini o taş kalpli kavmine uygula” diye vahyettik. Hemen ondan (o taş kalpli kavimden) on iki toplum, belde halkı oluşuverdi. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi. Ve bulutu da üzerlerine gölge yaptık. Onlara kudret helvası ve bal/bıldırcın indirdik; size rızk olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyiniz! Onlar Bize zulüm yapmadılar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.

Bakara; 60:

60.Ve hani bir zamanlar Mûsâ, kavmi için su istemişti de, Biz, “Birikimini taş kalpli kavmine uygula!” demiştik. Bunun üzerine ondan (o taş kalpli kavimden) taştan on iki toplum- belde halkı ayrışmıştı. Her kısım insan kendi su alacağı yeri kesinlikle öğrendi. –Allah'ın rızkından yiyin-için ve bozgunculuk yaparak yeryüzünde taşkınlık yapmayın.–

Buradaki tahlilimiz her iki ayet için de geçerlidir.

Taş

Yukarı ki ayetlerde “Asa”nın Musa’nın birikimi olduğunu iyice öğrenmiş idik. Burada Musa’nın birikimin kullanacağı, vuracağı “taş” ifadesini ele alalım. Bilindiği gibi “taş” sözcüğü, sertliğin, katılığın sembolü olan bir sözcüktür. Rabbimiz İsrail oğullarının kalplerini taşlar gibi, hatta daha da katı olduğunu bildirmiştir. O nedenle burada taş ifadesiyle de, dağlardaki taş, kaya değil,  “taş kalpli İsrail oğulları” kastedilmiştir.

Bakara 74

74. Sonra da kalpleriniz katılaştı; işte onlar, taş gibidir, hatta daha katıdır. Ve şüphesiz taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır da ondan su çıkar, öyleleri vardır ki Allah'ın haşyetinden düşerler. Allah yaptıklarınızdan habersiz- duyarsız değildir.

Darb

Lisanü’l Arab ve Tacü’l Arus’ta açıklandığına göre “Darb” sözcüğünün “hakikat” manası, “Bir şeyin üzerinde bir şey oluşturmak” demektir. Bu asıl anlamdan hareketle,  bu sözcük, “vurmak, çarpmak, yarmak, sıkıştırmak, yola gitmek, kalp atışı, nabız vuruşu, örnek vermek vs. gibi yüzlerce anlamda kullanılır. Biz bunu Tebyin’de Sad suresi kapsamında Eyyüb peygamber ile ilgili bölümün tahlilinde detaylıca verdik.

Bu sözcüğün buradaki anlamı gerçek anlamı olan “bir şey üzerinde bir şey oluşturma”dır.

Bu ayette bir diğer mesele de “ayn” sözcüğüdür. Bu sözcük ile ilgili kadim lügatlerde şu bilgiler verilir:

Ayn

Yine Lisanü’l Arab ve Tacü’l Arus’ta açıklandığına göre bu sözcüğün, görme, göz, güneş, pınar, yağmur, mal, altın, insan, hayat, TOPLUM, BELDE HALKI …. gibi  yüzden çok anlamı vardır.

Bu ayetlerdeki “ayn” sözcüğü her nedense hep “pınar” anlamıyla çevrile gelmiştir. Halbuki Musa pasajındaki “ayn” sözcüklerinin “toplum, “belde halkı” anlamı tercih edilmeliydi. Zira Rabbimiz böyle anlaşılması gerektiğini ayetin başındaki “Ve Biz onları on iki torun liderleri olan oymak topluluğa ayırdık” ifadesiyle işaret buyurmuştur.

Bunu Maide suresinde de açıkça görmekteyiz.

Maide; 12:

12 – Ve ant olsun ki Allah, İsrail oğullarının misakını almıştı. Ve Biz, kendilerinden on iki kaymakam göndermiştik. Ve Allah demişti ki: “Ben, muhakkak sizinle beraberim. Salatı ikame eder, zekatı verir, elçilerime iman eder, onları destekler ve Allah’a güzelce ödünç verirseniz ant olsun ki sizden kötülüklerinizi örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim. İşte sizden her kim de, bundan sonra küfrederse, artık kesinlikle yolun doğrusunu kaybetmiş olur.”

İsrail oğullarının on iki guruba, topluma ayrılışı ve her birinin başına bir kaymakam dikiliş olayı Kitab-ı mukaddeste de yer alır. Bu demektir ki, Kitab-ı mukaddesin bu bölümünü Kur’an tasdik etmektedir.

Sayılar; 1. Bab, 1- 16. cümle:

İsrail'de Yapılan İlk Sayım

  1 İsraillilerin Mısır'dan çıkışının ikinci yılı, ikinci ayın birinci günü RAB Sina Çölü'nde, Buluşma Çadırı'nda Musa'ya şöyle seslendi:

  2-3 "Sen ve Harun İsrail topluluğunun bütün boylarıyla ailelerinin sayımını yapın. Bütün erkekleri bir bir sayıp adlarını yazın. İsraillilerden savaşabilecek durumda yirmi ve daha yukarı yaştaki bütün erkekleri sayıp bölüklere ayırın.

  4 Size yardım etmek için yanınızda her oymaktan birer adam bulunsun; bu kişiler aile başı olmalı.

  5 Size yardımcı olacak adamların adları şunlardır:

Ruben oymağından: Şedeur oğlu Elisur,

  6 Şimon oymağından: Surişadday oğlu Şelumiel,

  7 Yahuda oymağından: Amminadav oğlu Nahşon,

  8 İssakar oymağından: Suar oğlu Netanel,

  9 Zevulun oymağından: Helon oğlu Eliav,

  10 Yusuf oğullarından Efrayim oymağından: Ammihut oğlu Elişama,

Manaşşe oymağından: Pedahsur oğlu Gamliel,

  11 Benyamin oymağından: Gidoni oğlu Avidan,

  12 Dan oymağından: Ammişadday oğlu Ahiezer,

  13 Aşer oymağından: Okran oğlu Pagiel,

  14 Gad oymağından: Deuel oğlu Elyasaf,

  15 Naftali oymağından: Enan oğlu Ahira."

  16 Bunlar İsrail topluluğundan atanmış adamlardı; atalarının soyundan gelen oymak önderleri, İsrail'in boy başlarıydı.

Bu ayetlerde konu edilen “birikimini taş kalpli toplumuna vur” ifadesi üzerinde de durmamız gerekiyor. Ayetlerin her ikisindeki “Ve kavmi kendisinden su istediği zaman”, “Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi”, “hani bir zamanlar Mûsâ, kavmi için su istemişti de” ifadelerden açıkça anlaşıldığına göre Musa’nın kavmi su sıkıntısı çekmiştir. Su yüzünden aralarında problemler oluşmuştur. Bu dönemde de Rabbimiz Musa’ya birikimini, deneyimini kullanmasını vahyetmiştir.

Hatırlanacağı üzere Musa, su sıkıntısının nelere mâl ocağını daha evvel Mısır’dan kaçıp Medyen’e varırken Medyen suyunun başında yaşamış idi; su yüzünden tartışmaların, kavgaların olduğunu görmüş idi. Bu konuda tecrübesi vardı. Bu konu Kasas suresinde detaylıca açıklanmıştır:

Kasas; 23-25:

23 – Ve o [Musa], Medyen suyuna varınca, orada hayvanlarını sulayan insanlardan bir ümmet buldu. Ve o [Musa], onların astlarından, hayvanlarını geri çeken  iki kadın buldu. Dedi ki: “Hâliniz nedir?” Dediler ki: “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz sulamayız; babamız da şeyh-i kebirdir [çok yaşlı bir ihtiyardır].”

24 – Bunun üzerine o [Musa], ikisi için suladı. Sonra gölgeye çekildi de “Rabbim! Şüphesiz ki ben, hayırdan [iyilikten] bana indirdiğin şeye muhtacım” dedi.

25 – Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona [Musa’ya] geldi. Dedi ki: “Şüphesiz babam, bizim yerimize sulamanın ücretini karşılamak için seni çağırıyor.” O [Musa], ona [kızın babasına] geldi ve kıssaları ona anlattı. O [kızın babası]; “Korkma, o zalim kavimden kurtuldun” dedi.

 Demek oluyor ki Musa, bu kadar halkın bir arada yaşamasının, sorunlara yol açacağı gerekçesiyle İsrail oğullarını on iki yere, on iki toplum halinde dağıtmıştır. Ve susuzluk problemini böyle çözmüştür. Bilindiği gibi yerleşim alanları hep subaşlarına, nehir kenarlarına kurulur.

Denizde kuru yol açmak

Ta Ha;  77-79:

77-    Ve ant olsun, Musa’ya “Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de kendileri için bol suda; nehirde  kuru bir yol aç!” diye vahyettik.

78-    Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de bol sudan; NEHİRDEN kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi.

79-    Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi.

Bu ayetlerde Musa’nın kavmini gece  çalıştırarak suda; saygı duymadan; firavun için hatır-gönül tanımadan, yakalanma korkusu olmadan Nil nehrinde kuru yollar oluşturmasının vahyedildiği, sonrada onları izleyen Firavunun ordusuyla birlikte o nehirde boğulduğu safhalar nakledilmektedir.

Ayette dikkat edilmesi gereken nokta bol suda açılacak yolun gece yürüyüşü sayesinde yapılacağıdır. Bu ifade açıkça,  insanları gece çalıştırmak suretiyle, kimseye sezdirmeden, göze batmadan bu işi yavaş yavaş hallet demektir.

Kur’an’daki ifadelere göre bu olaylar uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Hemen birkaç dakika veya saatte olmuş işler değildir. Musa Peygamber Mısır’a dönüşünde Firavun mülkünde toplumu içerisinde yıllarca güven içinde faaliyet göstermiştir.

Kasas; 14’teki “Ve Musa yiğitlik çağına girip oturaklaşınca, Biz ona hüküm ve ilim verdik” ifadeleri dikkate alındığında ve de bu olgunluk yaşı, Ahkaf; 15’te “kırk yaş” olarak belirtildiğine göre ve de tevatürle tarihte yer alışına göre Rasülüllah’ın da kırk yaşında peygamber olduğu bilindiğine göre Musa’ya peygamberlik kırk yaşında verilmiş olmalıdır.

Çıkış; 7. Bab’ın yedinci cümlesinde de Musa’nın kavmini ve inananları Mısır’dan çıkarmak için Firavuna başvurduğu (bu, ilk başvurusu değildir) zamanki yaşı, seksendir. Demek oluyor ki Musa, Mısır’a döndükten sonra Mısır’da, çıkışa kadar kırk sene gibi bir süre kalmış olmalıdır. Tensiye; 34. Babın 7. cümlesine,  göre de Musa 120 yaşında vefat etmiştir.

Ayetteki “haşyet duymadan” ifadesi de, bu yaptıklarının, yapacaklarının Firavun’a hainlik, nankörlük olduğunu düşünmemesi yönünde bir ihtardır. Nitekim Şuara suresinde Firavun’un Musa’yı nankörlükle hainlikle suçladığını, Musa’dan saygı, minnet duygusu göstermesini istediğini görmekteyiz.

Şuara; 18, 19:

18, 19-O [Firavun]: “Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Hayatından birçok yıllar içimizde kalmadın mı? Sonunda o yaptığın işi de yaptın. Sen inkârcılardan / nankörlerden birisin de…” dedi.

 Beyaz el

Musa’ya  ayet olarak verilenlerden bir tanesi de “yed-i Beyza”dır. Bu tamlama klasikanlayışta “bembeyaz, ışık saçan el” olarak kabul edilip geldi. Bu ifade A’raf  107, 108, Ta Ha 23, Şuara 33,Neml 12 ve Kasas 32’de geçer. Bunların tahliline gelince:

Yed

Ayetin orijinalindeki “yed” sözcüğü genellikle “el” diye çevrilir. “Yed” sözcüğü mecaz olarak, “kuvvet, zenginlik, iktidar, saltanat, nimet, yay,.. elle yapılan işlerin tümü “anlamında kullanılır.

Burada konu edilen güç, diğer ayetlerde; Neml 12, Kasas; 32’de “cebindeki/ koynundaki güç” olarak nitelenmektedir. Bu güç, Harun’dur.

Beyza

Bu sözcük Türkçemizde kullandığımız “beyaz” sözcüğü ile aynı kökün türevlerindendir. Bu sözcükle ilgili de şu bilgiler verilmektedir:

Biyz, yumurta demektir. Beyaz, sözcüğü de “yumurta rengi” demektir. Bu sözcüğün “Beyzae” kalıbı, aşırı beyazlığı, parlaklığı ifade eder. Güneşe,  beyaz yüzlü lekesiz bayana, üzerinde hiç bitki olmayan toprağa, kameri ayların on dört on beşinci geceki görünümlerine  “Beyza” denir. “yed-i Beyza”, tamlaması  “ispatlanmış, kanıt” demektir. (Lisan) Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre biz bu sözcüğü “Bembeyaz” olarak ifade edebiliriz. Bu ifade, mükemmelliğin kusursuzluğun mecazi olarak ifade edilişidir.

Ayetlerdeki  “güç”, görenlere karşı bembeyaz; kusursuz, mükemmel bir güç olup Harun’a ait ifade ve hitabet yeteneğinin mükemmelliğini ifade etmektedir. Ta Ha; 28’den açıkça anlaşıldığına göre Musa peygamberin ifade yeteneği, İbraniceyi iyi bilememesi veya dilindeki bir özür nedeniyle zayıf idi. Musa’nın bu kusuru, kendisine kardeşi Harun’un vezir, sekreter, sözcü olarak verilmesiyle giderilmiştir. Bunu Ta Ha suresindeki pasajda açıkça görmekteyiz.

İsrail oğullarının sudan geçirilmesi–Firavun ile yakınlarının selde sürüklenerek boğulmaları–Denizi hızlı bırakmak

Duhan; 17- 24:

17 – 21- Ve ant olsun ki Biz onlardan önce Firavun kavmini fitnelendirdik. Ve onlara çok saygın bir elçi gelmişti: “Allah’ın kullarını bana geri verin. Şüphesiz ben sizin için gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ki ben size apaçık bir güç getiriyorum. Ve şüphesiz ben, beni taşlayarak öldürmenizden benim Rabbime, sizin Rabbinize sığındım. Ve eğer siz bana inanmazsanız hemen yanımdan uzaklaşın.”

22 – Sonra da o [Musa]: “Şüphesiz ki bunlar, suçlu bir kavimdir” diyerek Rabbine yalvardı.

23, 24 -  -“Hadi kullarımı geceleyin yürüt. Şüphesiz siz izlenenlersiniz. Bol suyu; nehri hızlı bırak. Şüphesiz onlar suda boğulmuş bir ordudur.

Bu ayetlerde Musa peygambere, İsrail oğullarını Mısır’dan çıkarma planlarının genel olarak verildiği görülmektedir. Ayrıntıları yoktur. Musa, suda kuru yolları yapacak, firavun ve adamlarını suda boğup öldürecektir. Musa daha evvel de bir cinayet işlemiş onun da vicdan azabını çekmektedir. İşte bu noktada Musa çıkmaza girmiştir; bunalıma girmiştir.

Zihnindeki sıkıntıları gidermek için de yollara düşecek, bunalımdan kurtulmak için çare arayacaktır.

Bu bölümü Kehf suresinde görmekteyiz. Musa ve Alim kul kıssası bunları bildirmektedir.

O kıssa da görmekteyiz ki Musa “Gemi olayı”ndan zalimlerin dikkatini çekmemenin; “delikanlı öldürme olayı”ndan Allah ile savaşanların öldürülebileceği, “Duvar olayı”ndan da çıkışta uzun süren yolculukta geçimlerini sağlayacak birikim yapmalarını, birikimlerini evlerinin duvarları içinde saklamalarını öğrenmiştir. Bu birikimi ile bunları Allah’ın izniyle gerçekleştirecektir.

Yunus; 90- 92:

90- 92 – Ve İsrail oğullarını bol sudan, nehirden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrail oğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. —Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler.

Bakara 50

50.Hani bir zamanlar da Biz, bol suyu; nehiri size yarıp da sizi kurtarmıştık ve siz bakıp dururken Firavun’un yakınlarını suda boğmuştuk.

Bu ayetlerde İsrail oğullarının geçmişinden başka safhalar hatırlatılmaktadır. Bu dönemler:

 Suyun yarılması; baraj kurulması, İsrail oğullarının su arasındaki kuru alanlardan geçmesi ve firavun ve yakınlarının boğulması safhalarıdır. Burada bu olaylar kısa bir cümle ile ifade edilmiştir. Biz bunların yukarıda da belirttiğimiz gibi hemen birkaç saat içinde olup bittiğini sanmıyoruz. Bu olay yıllarca süren bir süreçte gerçekleşmiştir.

Kur’an’dan bu boğulma olayının nasıl gerçekleştiğini açıkça anlayabilmekteyiz. Daha evvel Musa’nın nehir üzerinde barajlar kurarak nehir sularını dağlar gibi ayırdığını görmüştük. İşte Musa bu barajları patlattırmış, Sebe halkının “Arim seli (baraj seli)” ile helak edildiği gibi (Sebe; 15- 19. ayetler) Firavun ve ordusu da baraj suyunda önce sürüklenmişler sonra da su tarafından örtülerek boğulmuşlardır.

Duhan; 23, 24:

23, 24 “Hadi kullarımı geceleyin yürüt. Şüphesiz siz izlenenlersiniz. Bol suyu; nehri hızlı bırak. Şüphesiz onlar suda boğulmuş bir ordudur.

Kasas; 40:

40 – Biz de onu ve askerlerini yakalayıp o bol suda, nehirde fırlatıp atıverdik. Şimdi, zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!

Zariyat; 40:

40 – Sonra da Biz, onu ve ordularını yakalayıverdik de onları bol suda, nehirde fırlatıp atıverdik. O ise ayıplanan/kınayan biridir.

Duhan; 24. ayetin orijinalindeki “rehven” sözcüğü Ezdat’tan olup, “Sükünet ve aşırı hareket” anlamlarının her ikisini de içerir. Bizim te’vilimiz “Aşırı hareket; hızlı akıtma” anlamından yana olmuştur.

Zira şu ayetlerde, Firavun ve yakınları boğulmazdan evvel bir müddet suda sürüklenmişlerdir.

Kasas; 40:

40 – Biz de onu ve askerlerini yakalayıp o bol suda; nehirde fırlatıp atıverdik. Şimdi, zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!

Zariyat; 40:

40 – Sonra da Biz, onu ve ordularını yakalayıverdik de onları bol suda; nehirde fırlatıp atıverdik. O ise ayıplanan/kınayan biridir.

Ta Ha; 77- 79:

77- Ve ant olsun, Musa’ya “Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de kendileri için bol suda; nehirde  kuru bir yol aç!” diye vahyettik.

78-Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de bol sudan; NEHİRDEN kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi.

79-Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi.

Burada dikkat çeken bir nokta da bakara; 50’deki “ve siz bakıp dururken Firavun’un yakınlarını suda boğmuştuk” ifadesidir. Buradan anlaşıldığına göre, Firavunun ve yakınlarının boğuluşunu İsrail oğullarının, seyretmiş ve görmüş olmalarıdır. Bu  konu Kitab-ı mukaddes’te şöyle anlatılır

Çıkış 14. Bab, 30. cümle:

30.RAB o gün İsraillileri Mısırlıların elinden kurtardı. İsrailliler deniz kıyısında Mısırlıların ölülerini gördüler.

Buradan da anlaşılıyor ki bu boğulma olayı Kızıldeniz’de olmamıştır. Çünkü yüz kilometre civarındaki bir mesafeden; denizin bir ucundan diğer ucunda olanların; firavun ve avenesinin boğuluşunu ve cesetlerini görme imkanı yoktur.

Özetle Musa’ya; elçiliğinin kanıtı olarak sadece kitap verilmiş ve kardeşi Harun vezir yapılmıştır.

Buradaki 20- 23. ayetlerde konu edilen Musa’ya verilen iki alamet; gösterge Furkan suresinde de şöyle özet olarak verilmiştir:

Furkan; 35, 36:

35-Ve ant olsun ki Musa’ya Kitap’ı verdik kardeşi Harun’u da onunla birlikte vezir kıldık.

36-Sonra da “Haydi ayetlerimizi yalanlayan o kavme gidin!” dedik. Sonunda da parçalayıp yok ettik.

İBRAHİM PEYGAMBER’İN ATEŞTE YANMAMASI

Mucize konusunu işlerken zaruri olarak İbrahim peygamberin ateşte yanmaması, diğer bir ifade ile ateşin İbrahim peygamberi yakmaması olayını da burada zikretmek gerekir. Bu konu Tebyin çalışmamızda yeterince incelenmiştir. Biz Teybindeki pasajı burada naklediyoruz:

İbrahim’in yakılması konusu

Bu konunun birtakım rivayetlerin etkisinden çıkarılıp Kur’an’daki ifadelerin gerçek anlamları doğrultusunda tahlil edilmesi gerekir. Konu ile ilgili ayetler üç ayrı surede yer almaktadır:

Onlar [kavmi]: “Eğer yapanlarsanız, şunu tahrik edin [yandırın] ve tanrılarınıza yardım edin” dediler.

Biz: “Ey ateş! İbrahim’e karşı soğuk ve güvenli ol” dedik.

Ve ona bir düzen kurmak istediler de Biz kendilerini daha fazla hüsrana uğramışlar kıldık.(Enbiya/68- 70)

Onlar: “Şunun için bir duvar yapın da bunu cahimin [çılgınca yanan ateşin] içine atın!” dediler.

Onlar, ona [İbrahim’e] tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik. (Saffat/97, 98)

Sonra onun [İbrahim’in] toplumunun cevabı, yalnızca:  “Onu öldürün veya tahrik edin [yandırın]” demeleri oldu. Sonra da Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman edecek bir toplum için ibretler vardır. (Ankebut/24)

Enbiya/68 ve Ankebut/24’te “ حرّقوهharriqûhu” ifadesi yer almaktadır. Bu ifade genellikle “yakın!” olarak çevrile gelmiştir. Biz bu ifade üzerinde biraz tahlil yapacağız:

“ حرّقواHarrikû” sözcüğü “ حرقhrq” kökünden, tef’ıl babından çoğul emir kipidir. Bu sözcüğün mastarı olan “ تحريقtahriq” sözcüğü “ateşlendirme” anlamıyla Türkçeye de geçmiştir. (Bir de “hareket” kökünden gelen “harekete geçirme, kışkırtma” anlamında “ تحريكtahrik” sözcüğü vardır. Kaf ve Kef harfleri Türkçede sadece “k” harfiyle ifade edildiğinden karıştırılabilmektedir.)

Sözcüğün kökü olan “ ح ر قhrq”, “ ateşin alevi”nden gelmektedir. Tahrik, “ateşin bir şey üzerindeki etkisi” demektir. Hastalık nedeniyle gözdeki yanma, hastalıklar nedeniyle kalpteki sızı; soğuk, sıcak ve rüzgâr etkisiyle bitkilerin yanması, acı ve tuzlu şeylerle ağızda oluşan acılar da bu sözcükle ifade edilir. (Lisanü’l Arab, c.2 , s. 404- 406)

Bu durumda bu sözcük “sıkıntı verme, eziyet çektirme, mahvetme” anlamlarında da kullanılabilir. Nitekim Türkçede belaya, sıkıntıya düşüldüğünde “ben yandım, bittim, mahvoldum” denildiği gibi, ani bir sıkıntı geldiğinde de “yandım anam!” denir.

Ankebut/24’te “Onu öldürün veya tahriq edin [yandırın]” ifadesi dikkat çekmektedir. Bu ifadeye göre İbrahim’e iki cezadan biri verilecektir: Ya ölüm ya da “tahriq”. “Tahriq” eyleminde İbrahim’in öldürülmesi söz konusu değildir. Onu öldürmeyip mahvedeceklerdir.

Enbiya/70 ve Saffat/98’e göre, toplumu İbrahim’i tahriq’ten sonra plan kurmuşlardır. İbrahim’i yakıp yok edecek olsalar İbrahim’e tuzak kurmalarına gerek kalmazdı. Onlar “İbrahim’e nasıl eza edebiliriz, sıkıntı çektirebiliriz ve mahvedebiliriz?” diye plan kurmuş olmalıdırlar.

 “Cahim” ve “Nar” sözcükleri de her zaman gerçek anlamı olan “ateş” anlamında kullanılmaz. Mecazen aşırı sıkıntı anlamlarında da kullanılır.

Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Eğer ki ılmelyakin [kesin bilgi] ile bilirsenizcahimi [çılgınca yanan ateşi] mutlaka görürsünüz. (Tekasür/5, 6)

Ve Yahudiler, “Allah’ın eli sıkıdır” dediler. —Söyledikleri şeyler sebebiyle onların elleri bağlandı ve onlar lanetlendi.-  Aksine O’nun [Allah’ın iki eli açıktır; dilediği gibi harcar. Ve ant olsun ki Rabbinden sana indirilen, onların çoğunda azgınlık ve küfürce artış yapar. Ve Biz, onların aralarına kıyamete kadar düşmanlık ve kin attık. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür.  Ve onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Oysa Allah bozguncuları sevmez. (Maide/64) (TEBYİN 7. cilt, s. 484-486