GAYB MESELESİ

İnsanlar çok eskilerden beri “gayb” ve “gaybin bilinmesi” meselesi üzerinde çokça durmuşlardır. Ancak bilim, kendi yöntemleri ile açığa çıkarılmayan bir “bilinmeyen”in sıradan bir insan tarafından bilenebileceğini kabul etmediğinden, konu ne yazık ki “bilim dışı” olarak damgalanmış olan “din” içinde mütalâa edilmiştir. Böylece insanlara bir takım kimselerin “gayb”i bildiği, “gayb”den haber verdiği şeklinde asılsız ve tehlikeli görüşler empoze edilmiş, din adına öne sürülen bu yalanlar dini bilmeyen cahil kitlelere benimsetilmeye çalışılmıştır.

Allah’ın arı duru dini İslâm elbette bu yönde oluşan din dışı kabullerden etkilenmemiştir. Ne var ki, kendilerini doğru yolda zanneden şaşkınlar bu hurafelere inanmak ve halkı da inandırmaya çalışmakla İslâm’dan iyice uzaklaşmışlardır.
Bu nedenle “gayb”ın ne olduğu ve nasıl anlaşılması gerektiği hakkında her mümin bilgi sahibi olmalıdır. Gayb hakkında insanları doğru bilgilendirmek ve bu konuda uydurulmuş yalanları ortaya çıkarmak ancak konunun Kur’an tarafından nasıl ele alındığını bilmekle mümkündür. Konunun ihmal edilemez öneminden dolayı, gerek doğrudan Kur’an’daki ayetlerden, gerekse bu ayetleri tefekkür etmek suretiyle aklın ulaştığı doğrulardan yola çıkarak “gayb” hakkında detaylı bir inceleme yazısı hazırlanmıştır. Bu incelemenin okuyucuya sunulmasının yararlı olacağı kanısındayız.

“GAYB” NEDİR?

” الغيبGayb”, sözlüklerde “şekk, gizli olan, görünmeyen, belirsiz” olarak tanımlanmıştır. (Lisanü’l-Arab; c:6, s:704,705) Bu tanım, “gayb”in karşıt anlamlısı olan ” شهودşühûd ve شهادة şehadet [aşikar]” kavramından hareketle biraz daha açılacak olursa, “gayb”ın da “vasıtalı ya da doğrudan duyu organları ile algılanamayan, insanın kendi kendine edinebileceği bilgilerle özellikleri kavranamayan her türlü olay, nesne veya mekân gibi şeyler” olduğu söylenebilir. Yani herhangi bir şeyin “gayb” sayılabilmesi için o şeyin algılanamaması, öğrenilememesi gerekir. Eğer o şey, herhangi bir araç yardımıyla bile olsa algılanabiliyor ve öğrenilebiliyorsa “gayb” olmaktan çıkar, “aşikâr” olur.

Meselâ bir insan kendi kaşını, gözünü, ensesini görememesine rağmen basit bir ayna ile bunları “aşikâr” hâle getirebilir. Ya da arabanın dikiz aynası bir şoförün arkasında olup biteni ona “gayb” olmaktan çıkarabilir. Benzer şekilde modern teknoloji ile iç organların görüntülenmesi, vücudun herhangi bir yerinde oluşan kistin yerinin ve özelliklerinin tespiti, ana rahmindeki bebeğin cinsiyetinin bilinmesi, çok uzaklardaki nesnelerin görüntülenmesi, işitilmesi ve ne olduklarının öğrenilmesi de “gayb”i “aşikâr” etmekte ve hakkında bilgi edinilen bu şeyler “gayb” olmaktan çıkmaktadır.

“GAYB”İ KİM BİLEBİLİR?

Bu sorunun cevabı Kur’an’da verilmiştir. Allah’ın Kur’an’da bildirdiğine göre:

- “Gayb”i Allah’tan başkası bilemez.

- “Gayb”i peygamberler de bilemez.

- Allah, razı olduğu elçilerine bazı “gayb” haberlerini bildirir.

Bu hususlardaki ayetler aşağıda bölümler hâlinde verilmiştir.

“GAYB”İ SADECE ALLAH BİLİR:

En’am 59:

59.Görünmezin, duyulmazın, geçmişin, geleceğin anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.

Hud 123:

123.Ve göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği sadece Allah’a aittir. Ve tüm iş/oluş yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na sonucu havale et. Ve Rabbin, sizin yapmakta olduklarınızdan habersiz, bunlara duyarsız değildir.

Ra’d 9:

9.Allah, görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği ve açıkta olanı bilendir, pek büyüktür, yüceler yücesidir.

Nahl 77:

77.Ve göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni sadece Allah’a aittir. Kıyâmetin koparılması da yalnızca göz açıp kapama gibidir veya o, daha yakındır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.

Neml 65:

65.De ki: “Gaybi; göklerde ve yerde görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği Allah’tan başka kimse bilmez. Ve onlar, ne zaman diriltileceklerinin bilincine varmazlar.

Fatır 38:

38.Kesinlikle, Allah göklerin ve yerin görülmeyenini, duyulmayanını, sezilmeyenini bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir.

Hucurat 18:

18.Şüphesiz Allah, göklerin ve yeryüzünün görülmeyenini, duyulmayanını, sezilmeyenini bilir. Ve Allah, yapmış olduğunuz şeyleri çok iyi görendir.

Cinn 26:

25-28.De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi tanıyacak ben bilmiyorum. Rabbim, bütün görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilendir. Ve de elçilerden seçip hoşnut olduğu kişi hariç, göstermediğine, duyurmadığına, sezdirmediğine, geçmişe, geleceğe hiçbir kimseyi bilgi sahibi yapmaz. Çünkü O, Rablerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun her tarafından gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır, her şeyi de sayısı ile saymıştır.”

Yunus 20:

20.Ve onlar, “Ona Rabbinden bir alâmet/ gösterge indirilseydi ya!” diyorlar. “Görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilmek kesinlikle Allah’a aittir. Hadi bekleyin. Şüphesiz ben sizinle birlikte bekleyenlerdenim” deyiver!

Yukarıdaki ayetlerden başka Maide/116, En’âm/73, Tövbe/94, 78, 105, Müminun/92, Secde/6, Sebe/3, 48, Zümer/46, Haşr/22, Cuma/8, Tegabün/18, Kehf/26, Furkan/6. ayetler de aynı anlamdadır.

Kıyametin kopma zamanı demek olan ” السّاعةSaat” da insanların özellikle üzerinde en fazla durdukları “gayb”a ait konulardan birisidir. Rabbimiz bu konuyu kendi uhdesinde tutmuş, bununla ilgili kimseye bilgi vermemiş ve vermeyeceğini açıkça bildirmiştir:

Ahzab 63:

63,73.İnsanlar sana kıyâmetin kopuş vaktinden soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi, Allah’ın; münâfık erkekleri, münâfık kadınları, ortak koşan erkekleri, ortak koşan kadınları azap etmesi; ve Allah’ın, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbelerini kabul etmesi için ancak Allah’ın nezdindedir. Ne bilirsin belki kıyâmetin kopuş vakti yakında olur. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

A’râf 187:

187.Sana, Sâat’ten; kıyâmetin kopuş anından soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Onun vaktini bilmek, göklerde ve yerde ağır basmıştır/ bilinemez olmuştur. O size ansızın gelir.”

Bu ayetlerden başka Mülk/25, 26, Cinn/25, Naziat/42, 43, Enbiya/109, 110, Lokman/34. ayetler de aynı anlamdadır.

PEYGAMBERLER DE “GAYB”İ BİLMEZLER:

Maide 109:

109.Allah, elçileri toplayacağı gün şöyle diyecek: “Size verilen cevap nedir?” Onlar: “Bizim hiçbir bilgimiz yoktur; şüphesiz ki Sen, görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği en iyi bilenin ta kendisisin” dediler.

En’âm 50:

50.De ki: “Ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Görülmeyeni, duyulmayanı, geçmişi, geleceği de bilmem ben. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.” De ki: “Kör ile gören eşit olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?”

A’râf 188:

188.De ki: “Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye yetkin değilim. Ben eğer görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilseydim, elbette ben hayırdan çoğaltmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir topluma müjdeleyenim.”

Tövbe 101:

101.Ve yanınızda bedevi Araplardan münâfıklar var. Medîne halkından da münâfıklığa iyice alışmış olanlar var. Onları sen bilmezsin. Biz biliriz onları. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba döndürüleceklerdir.

Hud 31:

28-31.Nûh, “Ey toplumum! Hiç düşündünüz mü, ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana Kendi tarafından bir rahmet bahşetmiş de bu size saklı tutulmuşsa?! –Biz, siz ondan hoşlanmadığınız hâlde sizi ona zorlar mıyız?”– 29Ve “Ey toplumum! Ben sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. Ve ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar elbette Rablerine kavuşacaklar. Velâkin ben sizi cahillik eden bir toplum olarak görüyorum.” 30Ve “Ey toplumum! Ben onları kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım edecek? Peki, siz hiç düşünmez misiniz? 31Ve ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ve ben görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilmem. Ben size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında, ‘Allah onlara hiçbir hayır vermez’ de demiyorum. Allah, onların içlerindekini, en iyi bilendir. İşte asıl o zaman ben kesinlikle yanlış; kendi zararlarına iş yapanlardan olurum” 28dedi.

Ahkâf 9:

9.De ki: “Ben elçilerden ilk ortaya çıkan biri değilim. Ve ben, bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tâbi oluyorum. Ve ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

ALLAH’IN RAZI OLDUĞU PEYGAMBERLERE “GAYB”İ BİLDİRMESİ:

Rabbimiz Kur’an’da, seçtiği ve kendilerinden razı olduğu elçilerine “gayb”i bildireceğini açıklamıştır:

Âl-i Imran 179:

179.Allah, murdar olanı temiz olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir. Allah sizleri görülmeyen, duyulmayan, sezilmeyen, geçmiş, gelecek üzerine bilgilenen biri yapacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah’a ve Elçisi’ne iman edin. Ve eğer iman eder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, işte o zaman sizin için çok büyük bir karşılık vardır.

Cinn 26, 27:

25-28.De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi tanıyacak ben bilmiyorum. Rabbim, bütün görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilendir. Ve de elçilerden seçip hoşnut olduğu kişi hariç, göstermediğine, duyurmadığına, sezdirmediğine, geçmişe, geleceğe hiçbir kimseyi bilgi sahibi yapmaz. Çünkü O, Rablerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun her tarafından gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır, her şeyi de sayısı ile saymıştır.”

Yusuf 86:

86,87.Ya‘kûb dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmeyin, kesinlikle kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler toplumundan başkası Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmez.”

Bu ayetler peygamberlerin kendiliğinden “gayb”i bilemeyeceklerini ancak Allah’ın peygamberlerine vahyederek onlara gaybe ait bazı bilgileri verdiğini göstermektedir. “Gayb”e ait haberler bu elçilere vahiy yoluyla ayetler hâlinde bildirilir, elçiler de bu bilgileri görevleri gereği insanlığa ulaştırırlar. Bunun böyle olduğunu gösteren Kur’an’da daha birçok ayet vardır:

Âl-i Imran 44:

44.İşte bu, algılama imkânının olmadığı, geçmişin önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem’e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Onlar tartışırlarken de sen yanlarında değildin.

Hud 49:

49.İşte Nûh ile ilgili anlatılanlar, sana vahyettiğimiz görülmeyenin, duyulmayanın, sezilmeyenin haberlerindendir. Bunları sen ve toplumun bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz âkıbet, Allah’ın koruması altına girmiş olan kişilerindir.

Yusuf 102:

102.İşte bu, sana vahyettiğimiz görmediğinin, duymadığının, bilmediğinin haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip kötü plân yaparlarken sen onların yanında değildin.

Kasas 44-47:

44.Ve Mûsâ’ya o emri gerçekleştirdiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Hazır bulunanlardan, görenlerden de değildin.

45.Ama Biz nice nesiller var ettik de, onların ömürleri uzadıkça uzadı. Sen onlara âyetlerimizi okuyarak, Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; Fakat Biz elçi gönderenleriz.

46,47.Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tûr’un yanında da değildin. Tersine senden önce kendilerine uyarıcı/peygamber gelmeyen bir toplumu uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir fenalık geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uysak ve mü’minlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak… orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik.

Allah’ın gelecekteki olayların görüntülerini görme ve bu görüntüleri tevil etme ayrıcalığı tanımak suretiyle elçilerine gaybi bildirdiğine dair örnekler de vardır. Meselâ Yüce Allah Yusuf peygambere “olayların tevili”ni öğretmiş, Yusuf peygamber de bu sayede zindan arkadaşlarının gördükleri görüntüleri ve hükümdarın gördüğü görüntüyü doğru olarak açıklamıştır. Başka bir ifade ile Yusuf peygamber, Allah’ın kendisine öğrettikleri ile geleceğe ait görüntüleri tevil etmiş ve o görüntülerin neleri ifade ettiğini bilmiştir. Bu olayların ayrıntıları Yusuf suresinin 36-49. ayetlerindedir.

Allah’ın, geleceğe ait görüntüleri göstermek suretiyle gaybten bilgi vermesinin bir örneği de peygamberimizle ilgilidir. Fetih suresinin 27. ayetinden anlaşıldığına göre, Rabbimiz, Mekke’yi fethedeceğinin görüntülerini peygamberimize önceden göstermiştir. Böylelikle peygamberimiz, gayb haberi mahiyetinde olan bu görüntüler sayesinde Mekke’nin fethini önceden bilmiştir:

Fetih 27:

27.Andolsun ki Allah, Elçisi’ne o görüntüyü; “Siz, Allah dilerse kesinlikle, güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış kişiler olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz” vizyonunu hak ile doğru çıkardı. Öyleyse Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Sonra da size bundan ast/yakın bir fetih kıldı.

Vizyon ile Gayb konusunun karıştırılmaması:

Bu konuda diikat etmemiz gereken noktalar var:

Vizyonda hiçbir şey net değildir. Bir takım semboller ve imajlar söz konusudur.

Vizyonerler gördüklerinin, algıladıklarının ne olduğunu kesin olarak bilmezler. Geleceğe ait; gaybı bildiklerine dair hiçbir iddiada bulunmadılar; gelecekte şu olacak demediler.

Algılarını yazıp bıraktılar. Yıllar sonra onların vizyonu ile olaylar arasında ilgi kuruldu.

Bilinen vizyonerlerin ifadeleri, Yusuf peygamberin ay, güneş, Yıldızları; kralın ineği, başağı; hapishanedekilerin şarabı, kuşu, ekmek taşıması, Rasülüllah’ın tıraşı vs.

Yusuf peygamber, anası, babası ve kardeşleri kendi egemenliğine girince vizyonunun işaretini anladı.

Rasülüllah Mekkeyi fethedince; iş gerçekleşince konuyu anladı.

Bunları şu ayetlerden anlayabiliriz.

Yusuf/100:

100.Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi boyun eğip teslimiyet göstererek o’nun için yere kapandılar. Ve Yûsuf: “Babacığım! İşte bu durum, o gördüğümün te’vîlidir. Gerçekten Rabbim onu hak kıldı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediği şeye armağan vericidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyanın ta kendisidir.”

Fetih/27.

27.Andolsun ki Allah, Elçisi’ne o görüntüyü; “Siz, Allah dilerse kesinlikle, güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış kişiler olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz” vizyonunu hak ile doğru çıkardı. Öyleyse Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Sonra da size bundan ast/yakın bir fetih kıldı.

Yusuf peygamberin hapishane arkadaşları ve kralın vizyonunu tevili konusuna gelince. Onu da şu ayetle anlarız:

Cin/25-28.

25-28.De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi tanıyacak ben bilmiyorum. Rabbim, bütün görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilendir. Ve de elçilerden seçip hoşnut olduğu kişi hariç,göstermediğine, duyurmadığına, sezdirmediğine, geçmişe, geleceğe hiçbir kimseyi bilgi sahibi yapmaz. Çünkü O, Rablerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun her tarafından gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır, her şeyi de sayısı ile saymıştır.”

Evet Allah, elçilerinden hoşnut olduklarına gaybi bildirir onlar da açıklar.

Yusuf suresi tetkik edildiğinde Yusuf peygamberin hapishaneye girmeden elçi seçildiği, vahyle muhatap olduğu ve hapisteyken de tevhid tebliğinde bulunduğu görülecektir.

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Yüce Allah, peygamberler dâhil olmak üzere “gayb”i kendisinden başka kimsenin bilmediğini Kur’an’da kesin bir dille ifade etmiştir. Ancak Allah, gerekli gördüğü gaybî bilgileri vahiy yoluyla bildirmiş ve bunların hepsi de Kur’an’da yer almıştır. Bunların dışında peygamberimize izafe edilen “gayb”i bilme haberlerinin tümü uydurma rivayetlerden ibarettir.
Allah’ın Kur’an’daki bu açıklamalarına rağmen Kur’an bilmez bazı cahiller peygamberimizin “gayb”i bildiğine dair kitaplar yazmışlar, bazıları da bu tür kitaplardan derlemeler yapmışlardır. “Hasais”, “Şifa”, “Delailü’n-Nebüvve”, “Şevahidü’n-Nübüvve”, “Mevahibu Ledünniyye” ve “Huccetullahi Ale’l-Âlemin” adlı kitaplar buna örnektir.

Allah’ın sözlerinin aksine peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden ve “Mucizeler Listesi” adı altında 300′den fazla madde hâlinde derlenmiş olan bu uydurma rivayetlerden bir bölümü aşağıya çıkarılmıştır:

28- Rasülüllah’ın gayptan haber verdiği çok görüldü. Bu mucizesi üç kısımdır.
Birinci kısmı, kendi zamanından evvel olan ve kendisine sorulan şeylerdir ki, bunlara verdiği cevaplar, çok kâfirlerin, katı kalpli düşmanlarının imana gelmelerine sebep olmuştur.

İkinci kısmı, kendi zamanında olmuş ve olacak şeyleri haber vermesidir.
Üçüncü kısmı, kendisinden sonra kıyamete kadar dünyada ve âhirette olacak şeyleri bildirmesidir. Burada ikinci ve üçüncü kısımlardan bir kaçı aşağıda bildirilecektir.
İslâma davetin başlangıcında, müşriklerin eziyetlerinden, sıkıntılarından dolayı, ashâbı kiramın bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Rasülüllah Mekke-i Mükerreme’de kalan ashâbı kiramla beraber, üç sene her türlü görüşme, alış veriş yapma, Müslümanlardan başkalarıyla konuşma gibi bütün ictimâî muamelelerden men olundular.

Kureyş müşrikleri, bu karar ve ittifaklarını bildiren bir ahidnâme yazarak, Ka’be-i Muazzama’ya asmışlardı. Her şeye kâdir olan Allahü Teâlâ, “arza” denilen bir çeşit ağaç kurdunu o vesikaya musâllat etti. Yazılı bulunan ” Bismikellahümme” ibaresinden başka, ne yazılı ise, hepsini o kurtçuk yedi, bitirdi. Allahü Teâla bu hâli Cibril-i Emin vasıtasıyla Peygamberimize bildirdi. Peygamberimiz de bu hâli amcası Ebu Talib’e anlattı.

Ertesi gün Ebu Talib müşriklerin ileri gelenlerine gelerek: “Muhammed’in Rabb’i O’na şöyle haber vermiş. Eğer söylediği doğru ise, bu hâli kaldırıp eskiden olduğu gibi dolaşmalarına, başkaları ile görüşmelerine mâni olmayınız. Eğer söylediği doğru değilse, ben de O’nu artık himâye etmeyeceğim” dedi.
Kureyş’in ileri gelenleri bu teklifi kabul ettiler. Herkes toplanarak Ka’be’ye geldiler. Ahidnâmeyi Ka’be’den indirerek açtılar ve Rasülüllah’ın buyurduğu gibi “Bismikellahümme” ibaresinden başka bütün yazılanların silinmiş olduğunu gördüler.

Acem padişahı Hüsrev’den Medine’ye elçiler geldi. Bir gün, bunları çağırıp “Bu gece Kisra’nızı kendi oğlu öldürdü” buyurdu. Bir müddet sonra, oğlunun babasını öldürdüğü haberi geldi.

29- Bir gün zevcesi Hafsa’ya “Ebu Bekr ile baban, ümmetimin idaresini ellerine alacaklardır” buyurdu. Bu sözle Ebu Bekr’in ve Hafsa’nın babası Ömer’in halife olacaklarını müjdeledi.

30- Ebu Hüreyre’yi Medine’de zekât olarak gelmiş olan hurmaların muhafazasına memur etmişti. Sonra o bir kimseyi hurma çalarken yakaladı. “Seni Rasülüllah’a götüreceğim” dedi. Hırsız “Fakirim, çoluğum çocuğum çoktur” diyerek yalvarınca, bıraktı. Ertesi gün, Rasülüllah Ebu Hüreyre’yi çağırıp “Dün gece bıraktığın adam ne yapmıştı?” dedi. Ebu Hüreyre anlatınca, “Seni aldatmış. Yine gelecektir” buyurdu. Ertesi gece yine geldi ve yakalandı. Tekrar yalvarıp “Allah aşkına bırak!” dedi ve kurtuldu. Üçüncü gece tekrar gelip yakalanınca, yalvarmaları fayda vermedi. “Beni bırakırsan birkaç şey öğretirim, sana çok faydası olur” dedi. Ebu Hüreyre kabul etti. “Gece yatarken Âyetü’l-Kürsi’yi okursan Allahü Teâla seni korur, yanına şeytan yaklaşmaz” dedi ve gitti.

Ertesi gün Rasülüllah Ebu Hüreyre’ye tekrar sorup cevap alınca: “Şimdi doğru söylemiş. Halbuki kendisi çok yalancıdır. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun?” dedi. “Hayır, bilmiyorum” deyince, “O kimse şeytan idi” buyurdu.

31- Rum imparatorunun orduları ile harb için Mûte denilen yere asker gönderdiğinde, sahâbeden dört emîrin arka arkaya şehîd olduklarını, kendisi Medine’de minber üzerinde iken Allahü Teâlâ’nın göstermesi ile görerek yanındakilere haber verdi.

32- Muaz b. Cebel’i vâli olarak Yemen’e gönderirken, Medine’nin dışına kadar uğurlayıp ona çok nasihatler verdi. “Seninle kıyamete kadar artık buluşamayız.” dedi. Muaz Yemen’de iken Rasülüllah Medine’de vefât etti.

33- Vefat ederken kızı Fâtıma’ya, “Akrabam arasında bana evvelâ kavuşan sen olacaksın” dedi. Altı ay sonra Fâtıma vefât etti. Akrabasından ondan evvel kimse vefât etmedi.

34- Kays b. Şemmas’a “Güzel olarak yaşarsın ve şehîd olarak ölürsün” buyurdu. Ebu Bekr halife iken Yemame’de Müseylemetü’l-Kezzab ile yapılan muharebede şehîd oldu.

35- Acem padişahı Kisra’nın ve Rum padişahı Kayser’in memleketlerinin Müslümanların eline geçeceğini ve hazinelerinin Allah yolunda dağıtılacağını müjdeledi.

36- Ümmetinden çok kimselerin denizden gazâya gideceklerini ve sahâbeden olan Ümmü Hirâm’ın o gazâda bulunacağını haber verdi. Osman halife iken Müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harp ettiler. Bu hanım da beraber idi. Orada şehîd oldu.

37- Rasülüllah bir gün yüksek bir yerde oturuyordu. Yanındakilere dönerek: “Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz? Yemin ederim ki, evlerinizin arasında, sokaklarda meydana gelecek fitneleri görüyorum” buyurdu. Osman’ın şehîd edildiği günlerde ve sonra Yezid zamanında, Medine’de büyük fitneler meydana geldi. Sokaklarda çok kimselerin kanı döküldü.

38- Bir gün kendi zevcelerinden birinin halifeye karşı isyan edeceğini haber verdi. Âişe bu söze gülünce: “Ya Humeyra! Bu sözümü unutma! Bu kadın sen olmayasın” buyurdu. Sonra, Ali’ye dönüp “Bunun işi senin eline düşerse, kendisine yumuşak davran!” dedi. Otuz sene sonra, Âişe Ali ile harp etti ve ona esir düştü. Ali, O’nu ikram ve ihtiram ile Basra’dan Medine’ye gönderdi.

39- Muâviye’ye “Bir gün ümmetimin üzerine hâkim olursan iyilik yapanlara mükafat et! Kötülük edenleri de affeyle!” buyurdu. Muâviye, Osman zamanında Şam’da yirmi sene vâlilik, sonra yirmi sene de halifelik yaptı.

40- Birgün “Muâviye hiç mağlup olmaz” buyurdu. Ali, Sıffîn muharebesinde, bu hadisi işitince, “Eğer önceden işitseydim, Muâviye ile harp etmezdim” dedi.
41- Sa’d b. Muaz, Uhud gazâsında yaralandı. Bir zaman sonra vefat etti. Namazında yetmiş bin meleğin bulunduğunu Rasülüllah haber verdi. Kabri kazılırken, her tarafa misk kokusu yayıldı.

42- Kızı Fâtıma’nın oğlu Hasan için: “Bu oğlum çok hayırlıdır. Allahü Teâlâ, Müslümanlardan iki büyük ordunun sulh olmasına bunu sebep yapacaktır” buyurdu. Büyük bir ordu ile Muâviye’ye karşı harp edeceği zaman, fitneyi önlemek, Müslümanların kanının dökülmemesi için hakkı olan halifeliği Muâviye’ye teslim etti.

43- Abdullah b. Zübeyr, Rasülüllah’ın hacamat edilirken çıkan kanını içti. Bunu görünce: “İnsanlardan senin başına neler gelecek biliyor musun? Senden de insanlara çok şey gelecek. Cehennem ateşi seni yakmaz” buyurdu. Abdullah b. Zübeyr Mekke’de halifeliğini ilan edince, Abdülmelik b. Mervân, Haccâc’ı Şam’dan büyük bir ordu ile Mekke’ye gönderdi. Abdullah’ı yakalayıp öldürdüler.

44- Abdullah b. Abbas’ın annesine bakıp: “Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir” dedi. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezan ve kamet okuyup mübarek tükürüğünden ağzına sürdü. İsmini Abdullah koyup annesinin kucağına verdi. “Halifelerin babasını al, götür!” dedi. Abbas bunu işitip gelip sorunca: “Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halifelerin babasıdır. Onlar arasında seffâh, Mehdi ve İsâ (as) ile namaz kılan bir kimse bulunacaktır” dedi. Abbasiye devletinin başına çok halifeler geldi. Bunların hepsi, Abdullah b. Abbâs’ın soyundan oldu.

45- Bir gün, “Ümmetim arasında Rafızî denilen çok kimseler meydana gelecektir. Bunlar İslâm dininden ayrılacaklardır” buyurdu.

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi, Allah’ın bunca ayetine rağmen gerek peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden, gerekse bu iddiaya inanan insanların Kur’an okumadıkları veya Kur’an’a itibar etmedikleri meydandadır. Ama acaba neden bu insanlar herkesin yapabileceği şu basit akıl yürütmelerini yapmamışlardır?

- Tarih ve siyer kitapları yanında, “sahih” denilen hadis kitaplarında da genişçe yer verildiği gibi, peygamberimiz hem Mekke’de hem de Medine’de istihbaratçı casuslar kullanmıştır. Eğer “gayb”i bilseydi, bu yönteme gerek duymaz, “gayb”i bildiği için durumu kendine göre değerlendirirdi.

- Yine tüm “sahih” hadis kitaplarında belirtildiği gibi, peygamberimiz, mahkemelerde baktığı davalarda her iki tarafın da davalarını ispat edebilmeleri için mutlaka tanıklar getirmelerini istemiştir. Eğer “gayb”i bilseydi, tanık beyanına gerek duymaz, “gayb”i bildiği için hükmünü ona göre verir geçerdi.

-İslâm tarihinde çok önemli bir yer tutan ve başta kendisi olmak üzere tüm Müslümanları tedirgin eden “ifk [iftira] olayında peygamberimiz “gayb”i bilmediğinden dolayı çok üzülmüş, endişelenmiş ve eşi Ayşe’yi babasının evine göndermiştir. Ta ki, vahiy gelip de Ayşe’nin suçsuzluğu, ona iftira edildiği açıklığa kavuşuncaya kadar… Eğer peygamberimiz “gayb”i bilseydi, bunlara hiç lüzum kalmaz, sahabesine söylentinin bir iftiradan ibaret olduğunu açıklar, böylece ne kendisi ne de sahabe üzülürdü. Ne var ki, söylentinin bir iftiradan ibaret olduğunu peygamberine bizzat Allah bildirmiş, peygamberimiz de kendisi için bir “gayb” olan hadisenin içyüzünü [Ayşe'nin suçsuzluğunu] ancak vahiy ile öğrenebilmiştir. (Ahzab 6)

- Mescid-i Dırar olayında da peygamberimiz münafıkların bu mescidi ne amaçla yaptıklarını bilemediğinden olayı hoş görmüştür. Buna karşılık, münafıkların kötü amaçlı oldukları ve oranın bir fesat yuvası olduğu kendisine bizzat Allah tarafından vahiy ile bildirilmiştir. (Tövbe 107, 108)

- Tahrim suresinden öğrendiğimize göre, peygamberimiz eşlerinin kendisine kurdukları entrikaları bilmediğinden, olay kendisine Allah tarafından vahiy ile bildirilmiştir. (Tahrim 3)

- Peygamberimiz, muhatap olduğu insanların, doğru sözlü mü, yalancı mı, mümin mi, münafık mı olduklarını bilmediğinden, bu konular yine kendisine Allah tarafından vahiy ile bildirilmiştir. (Tövbe 101)

Kur’an okumayan, Kur’an’a itibar etmeyen, yukarıdakilere benzer akıl yürütmelerini de yapmayan bu tür insanlar, ne gariptir ki, çok itibar ettikleri hadisler arasında yer alan ve peygamberimizin bizzat kendi ağzı ile “gayb”i bilmediğini söylediği şu hadise de itibar etmemişlerdir:

“… Muavviz kızı Rubeyyi şöyle demiştir: ‘Ben gelin olduğum günün kuşluk vaktinde Peygamber evlenme törenime geldi ve senin oturduğun gibi döşeğimin üzerine oturdu. O sırada bir takım kızlar def çalıp Bedir’de şehit olan babalarını övüyorlardı. Bu kızlardan birisi:

- “İçimizde bir peygamber vardır ki, o, yarın ne olacağını bilir” dedi.
Bunun üzerine Peygamber:

-”Öyle söyleme, söylemekte olduğun şeyleri söyle!” buyurdu.
(Sahih-i Buhari, Kitab-ı Mağazi, rivayet no: 49)

Bütün bunlar göstermektedir ki, peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden ve bu iddiaya inanan cahil ve gafiller, bilerek veya bilmeyerek İslam’ın yozlaştırılmasına sebep olmaktadırlar.

TARİKAT ÖNDERİ ŞEYHLERİN “GAYB”İ BİLDİKLERİ İDDİASI:

Tarikat ve tasavvuf kitaplarına bakıldığında, tarikat önderi büyüklerin “gayb”i bildiklerine dair yığınlarca menkıbe anlatıldığı görülür. Bu haberler ya şeyhlerin kendilerinden menkuldür, ya da onların cahil müritlerinin sonradan uydurdukları ve genellikle birbirinin aynısı olan yalanlardır. Aslı astarı olmayan bu yalanların çoğu, Yahudi ve Hıristiyanların kendi azizleri için uydurdukları hikâyelerin tarikat şeyhlerine, manevi âlemin kutup ve üstatları kabul edilen tarikat büyüklerine uyarlanması ile oluşturulmuştur. Çok memnuniyet vericidir ki, “gaybı bildikleri, keramet sahibi oldukları” şeklindeki yalanların kahramanları olan bu kişiler ve onlara ait menkıbeler sadece tarikat ve tasavvuf çevrelerinde itibar görmekte, aklını kullanan, dinini tanıyan çevrelerde ise sadece fıkraların konusu olmaktadırlar.

Kalp okuma, uzakları görme, müridin aklından geçenleri bilme gibi gayble ilgili nice maharetlerin dile getirildiği meşayıh menkıbeleri, Tasavvuf edebiyatının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu din ve akıl dışı rezillik yüzyıllar boyunca devam etmiş ve safsata bataklığında çırpınan bu insanların üzerine sürekli pislik yağmıştır. Dinlerinin saf ve katışıksız halini bozup onu garip bir halitaya çeviren bu tür kişiler, hem temsil ettikleri dinin imajını lekelemişler, hem de kendilerini rezil rüsva etmişlerdir. Yaşadıkları bu rezilliğin sebebi bize göre şudur: Müritlerin büyük çoğunluğu bu akıl ve din dışı anlayışa içinde bulundukları gafletten dolayı düşmüşlerdir. Onları bu gaflet içinde görüp sessiz kalan tarikat şeyhleri ise, en iyimser yorumla, insanlar nezdinde iktidar olma hırslarını az bir meta karşılığında halis dine bağlı kalmaya tercih etmişlerdir.

SONUÇ:

Adı sanı ne olursa olsun, hiç kimse “gayb”i bilemez. “Gayb”i bilmek Allah’ın tekelindedir. Anlatılan ve yazılan aksi bilgilerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bu yalan ve uydurmalar istismar amacıyla yüzyıllardır tedavülde tutulmaktadır.

Allah’a (Kur’an’a) ve peygamberimize rağmen “gayb”in bazı kimselerce bilinebileceği şeklindeki sapık inanış maalesef cahil kitleler arasına yerleşmiştir.
Nasıl ki bizzat Yüce Allah çocuk edinmediğini ilân etmesine ve bunlardan münezzeh olduğunu bildirmesine rağmen, Hıristiyanlar “İsa Allah’ın oğludur”; Yahudiler de “Üzeyr Allah’ın oğludur” dedikleri için kâfir oluyorlarsa (Tövbe/30, Maide/72);

Kur’an’ın Allah’tan başka kimse gaybi bilmez, bilemez” demesine rağmen, peygamberimizin veya başka herhangi birinin “gaybi bildiğinin” ileri sürülmesi de aynı şekilde kâfirliktir. Bunun bu kadar büyük bir dinî cürüm olmasının nedeni, gaybi bildiği iddia olunan şahıslar üzerinden hem dinin inanç ilkelerinin zarar görmesi, hem de bu tür şahıslara manevi nüfuz sağlanarak onların üzerinden sosyal hayatın imkânlarını kullanmayı sağlayacak iğrenç istismarlara zemin hazırlanmasıdır.

  Hakkı YILMAZ