ECEL, ECELİN UZAMASI – KISALMASI 

İslâm Akaidi’nin üzerinde çok tartışılan temel konularından biri de “Ecel” konusudur. Bu konu aynı zamanda Akaid İlmi’nin “İlm-i Kelâm” olarak isim almasına sebep olan meselelerden de biridir. Ne var ki, konu İslâm dini ile ortaya çıkmış bir konu da değildir.

Ecel” konusu çok eski zamanlardan beri tüm düşünürlerin ilgi alanlarına girmiş ve felsefe kitaplarında ayrıntılı incelemelere tâbi tutulmuştur. Müslüman kesimde de “ecel, ecel-i müsemma, ecel-i kaza ve ecelin kısalması ve uzaması” gibi başlıklarda ele alınan konu üzerinde çokça durulmuş ve bu konular üzerinde farklı görüşler, hatta ekoller oluşmuştur. Konu hakkında görüş ileri sürenlerin en meşhurları Eş’ariye ve Mu’tezile mezhepleri olup ortaya atılan görüşler “maktulün ölümü” örneğinden yola çıkılarak izah edilmeye çalışılmıştır. İnsanın bir başkası tarafından isteyerek veya kaza ile öldürülmesi hakkındaki tartışmaların sonucunda “Ecel” kavramıyla ilgili olarak farklı bakış açıları ortaya çıkmıştır.

Meseleyi doğru olarak çözebilmek için önce Kur’ân’da türevleriyle birlikte 55 kez yer alan “ecel” sözcüğünün sözlük anlamının ve Kur’ân’da hangi anlamda kullanıldığının tespit edilmesi gerekmektedir.

الاجل - Ecelbir şeyin müddeti [süresi] demektir.”(LİSAN; ecl mad.)

الاجل - Ecel, “bir şey için belirlenmiş süre‘dir. İnsan hayatı için belirlenmiş olan süreye de eceldenmiştir. Denâ ecelühü “onun eceli yaklaştı” deyimi, ölümünün yaklaştığını ifade eder. (el Müfredat)

الاجل - Ecel, “ölümde vaktin gayesidir.” Denâ ecelühü = onun eceli yaklaştı deyimi, ölümden ibarettir. “Bunun aslı sürenin dolması, yani hayatın sona ermesi’dir.” (Tac; ecl mad.)

Lügatlerde yukarıdaki anlamlarla açıklanan ecel sözcüğü, Kur’ân’da ya “belirlenmiş bir süre” anlamında ya da “bir sürenin son anı” anlamında kullanılmıştır.

Ecel sözcüğünün “belirlenmiş bir süre” anlamında kullanıldığı Âyetler:

(Kasas: 27–29)

27.Kızların babası dedi ki: “Sekiz yıl bana çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; sana ağırlık vermek de istemem. İnşallah beni sâlihlerden bulacaksın.”

28.Mûsâ, “Bu, seninle benim aramdadır; bu iki süreden hangisinin sonunu gerçekleştirirsem demek ki, bana karşı düşmanlık/sorumluluk yok. Ve söylediklerimize Allah vekildir [koruyarak, destekleyerek uygulayandır]” dedi.

29.Artık Mûsâ süreyi doldurup ailesiyle/yakınlarıyla yola çıkınca, dağ tarafından bir ateş hissetti. Ailesine, “Benim size bir haber getirmem için siz bekleyin; ben bir ateş hissettim. Yahut ısınırsınız diye o ateşten bir parça getiririm” dedi.

Ecel sözcüğünün bir sürenin son anı anlamında kullanıldığı Âyetler:

  • Bakara Sûresi’nin 231–232. Âyetlerindeki فبلغن اجلهن - fe-belağne ecelehünne = ecellerine yetiştiklerinde ifadesinde; Bakara Sûresi’nin 234. Âyetindeki فاذا بلغن اجلهن - fe-iza belağne ecelehünne = ecellerine yetiştikleri zaman ifadesinde; Bakara Sûresi’nin 235. Âyetindeki حتّى يبلغ الكتاب اجله - hattâ yeblüğa’l-kitâbü ecelehü = farz olan bekleme süresine, eceline ulaşmadan ifadesinde; Talâk Sûresi’nin 2. Âyetindeki فاذا بلغن اجلهنّ - fe-izâ belağne ecelehünne = ecellerine ulaştıkları zaman ifadesinde ve Talâk Sûresi’nin 4. Âyetindeki واولات الاحمال اجلهنّ ان يضعن حملهن - ve ûlâtü’l-ehmâli ecelühünne en yeda’ne hamlehünne = hamilelerin eceli yüklerini koymalarıdır/çocuğu doğurmaları veya düşürmeleridir ifadesinde ecel sözcükleri hep ‘iddet/bekleme süresinin son günü, son saati’ anlamında kullanılmıştır.
  • Hûd Sûresi’nin 3. Âyetindeki الى اجل مسمّى - yümetti’küm metâan hasenen ilâ ecelin müsemmen = adı konmuş bir ecele kadar size güzel kazanım kazandırsın/sizi güzel güzel yaşatsın ifadesinde ve Hacc Sûresi’nin 33. Âyetindeki الى اجل مسمّى - leküm fîhâ menâfiu ilâ ecelin müsemmen = sizin için onlarda adı konmuş ecele kadar bir takım menfaatler var ifadesinde ise ecel sözcükleri belirlenmiş “ömrün son günü” anlamında kullanılmıştır.
  • Bakara Sûresi’nin 282. Âyetindeki الى اجل مسمّى - iza tedayentüm bideynin ila ecelin müsemmen = adı konmuş bir ecele kadar birbirinize borç verdiğiniz zamanifadesinde, ecel sözcüğü borcun “senesi, ayı, günü ile- son anı” anlamındadır.
  • Hacc Sûresi’nin 5. Âyetindeki الى اجل مسمّى - ve nükırru fi’l-erhâmi mâ neşâü ilâ ecelin müsemmen = ve dilediğimiz bir adı konmuş ecele kadar rahimlerde durdururuzifadesinde ise ecel sözcüğü “doğum vakti” anlamında kullanılmıştır.
  • التّأجيل- TE’CÎL: Ecel sözcüğünün türevlerinden olan التّأجيل - te’cîl sözcüğü, ecelbelirleme, ileriye yönelik son vaktin belirlenmesi demektir. Bu sözcük Türkçeye “tecil” şeklinde girmiş olup bir borcun ödenmemesi durumunda ödeme gününün yeniden belirlenmesi veya henüz muhakemesi devam eden bir davanın karar verilemeyen bir duruşması sonunda bir sonraki duruşma tarihinin belirlenmesi anlamında kullanılmaktadır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, te’cîl’in kesinlikle “erteleme” anlamına gelmediğidir. Te’cîl, sadece bir sürenin sonunun belirlenmesidir ve Kur’ân’da da bu anlamda kullanılmıştır:

(Mürselât: 11–13)

11-13.tanıklık edecek elçiler, tanıklık için bekletildikleri “Ayırt etme günü” tanıklık vakti belirlendiği zaman, –

 (Âl-i İmrân: 145)

145.Ve herkes sadece Allah’ın bilgisiyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz, sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenleri karşılıklandıracağız.

 (En’âm: 128)

128.Ve Allah, onların hepsini topladığı gün: “Ey gizli düşman topluluğu! Kesinlikle bu insanlardan çoğalttınız!…”

اجلمسمّى - ECEL-İ MÜSEMMÂ:

Ecel [süre] ve müsemma = adı konulmuş, belirlenmiş sözcüklerinden meydana gelen bu sıfat tamlaması, “adı konmuş, belirlenmiş bir süre” anlamını ifade etmekte olup bu tamlama ile Kur’ân’da “senesiyle, ayıyla, günüyle, saatiyle sürenin son anı” kastedilmektedir. Bu tamlamanın geçtiği Âyetler şunlardır:

Bakara Sûresi’nin 282; En’âm Sûresi’nin 2, 60; Hûd Sûresi’nin 3; Ra’d Sûresi’nin 2; İbrâhîm Sûresi’nin 10; Nahl Sûresi’nin 61; Tâ-Hâ Sûresi’nin 129; Hacc Sûresi’nin 3, 33; Ankebût Sûresi’nin 53; Rûm Sûresi’nin 8; Lokmân Sûresi’nin 29; Fâtır Sûresi’nin 13, 45; Zümer Sûresi’nin 5, 42; Mü’min Sûresi’nin 67; Şûrâ Sûresi’nin 14; Ahkâf Sûresi’nin 3; Nûh Sûresi’nin 4. Âyetleri.

Bu Âyetlerden anlaşılmaktadır ki, insanlar ve diğer canlılar için var olan ecel, toplumlar için de söz konusudur. Yer, gök ve diğer tüm varlıkların da birer eceli vardır.

İnsanlar ve diğer canlılar için var olan ecel, her toplum için de söz konusudur:

(En’âm: 2)

2.O, sizi bir balçıktan oluşturmuş olandır. Sonra “süre sonunu”u gerçekleştirmiştir. Ve adı belirlenmiş süre sonu, O’nun katındadır. Sonra siz hâlâ kuşkulanıp duruyorsunuz.

 (Ra’d: 38)

38.Andolsun ki Biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve nesil [oğlan-kız çocuklar] verdik. Hiç bir peygamber için Allah’ın izni/ bilgisi olmadan herhangi bir alâmet/ gösterge getirmek de yoktur. Her süre sonu için bir yazı vardır.

Âyetin bildirdiğine göre, haber verilen her ecel ile ilgili Allah katında ayrı bir yazı vardır. Yani, bizler bilemesek de her ecelin bir sebebi, gerekçesi vardır. Hiçbir ecel sebepsiz ve anlamsız değildir.

(Ankebût: 53)

53.Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/ adı konmuş bir süre sonu olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o azap, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir.

 (A’râf: 34)

34.Ve her önderli toplum için bir süre sonu vardır. Onun için süre sonları geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.

 (Fâtır: 45)

45.Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde küçük-büyük hiçbir canlıyı bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda süre sonları geldiği zaman da artık şüphesiz Allah, Kendi kullarını en iyi görendir.

Bu konu ile ilgili olarak ayrıca şu Âyetlere de bakılabilir:

Âl-i İmrân Sûresi’nin 145A’râf Sûresi’nin 135185Yûnus Sûresi’nin 1149Hûd Sûresi’nin 104Hicr Sûresi’nin 5İbrâhîm Sûresi’nin 10Nahl Sûresi’nin 61Mü’minûn Sûresi’nin 43. Âyetleri.

Görüldüğü gibi, nasıl bireylerin belirlenmiş bir ömrü varsa, toplumların da aynı şekilde belirlenmiş bir ömrü olduğu yukarıdaki Âyetlerde açıkça belirtilmiştir. Yani, toplumlar da insanlar gibi, kendileri için belirtilmiş sûrenin ne önüne geçebilirler, ne de geri kalabilirler. Yükselen ve egemenliklerine sahip olan uluslar sûrelerini doldurduklarında, ya ahlâkî çöküntü sebebiyle Allah’ın cezasını hak ederek tamamen helâk edilirler ya da egemenliklerini yitirirler.

YER, GÖK, TÜM VARLIKLAR İÇİN ECEL VARDIR:

(Rûm: 8)

8.Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için oluşturmuştur? Ve şüphesiz insanlardan çoğu, Rablerine kavuşmayı kesinlikle bilerek reddedenlerdir/ inanmayanlardır.

Bu konuda ayrıca şu Âyetlere de bakılabilir:

Ra’d Sûresi’nin 2İsrâ Sûresi’nin 99Fâtır Sûresi’nin 13Lokmân Sûresi’nin 29Zümer Sûresi’nin 5Ahkâf Sûresi’nin 3. Âyetleri.

Bu Âyetlerde de, yer ve göklerin hakk ile yaratıldığı; bunların “adı konulan bir ecele kadar” varlıklarını sürdürecekleri; gecenin, gündüzün, Güneş’in ve Ay’ın belirlenmiş ecele doğru akıp gittiği bildirilmektedir. Demek oluyor ki evrenin de bir eceli [bitiş, yok oluş anı] vardır.

İNSANIN ECELİ VE ÖLÜMÜ:

Ölüm şekli ne olursa olsun, insan ne kadar yaşarsa yaşasın, her insan kendisi için takdir edilen “ecel“‘de ölmektedir:

(En’âm: 60)

60.Ve O, sizi geceleyin vefat ettiren; geçmişte yaptıklarınızı, yapmanız gerekirken yapmadıklarınızı bir bir hatırlattıran, gündüzün elde ettiğiniz şeyleri bilen, sonra adı konmuş süre sonunun gerçekleşmesi için sizi kaldırandır. Sonra dönüşünüz yalnızca O’nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size haber verecektir.

 (Zümer: 42)

42.Allah, o nefisleri, ölmeleri sırasında, onlara geçmişte yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlatırır. Ölmeyenleri de uyuduklarında; artık haklarında ölüm gerçekleştirdiklerini alıkoyar, diğerlerini de adı konmuş bir süre sonuna kadar salıverir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için nice alâmetler/göstergeler vardır.

Ayrıca şu Âyetlere de bakılabilir:

En’am Sûresi’nin 128Mü’min Sûresi’nin 67Nûh Sûresi’nin 4Âl-i İmrân Sûresi’nin 145;Münâfikûn Sûresi’nin 11. Âyetleri.

Bu Âyetlerden de kolayca anlaşılmaktadır ki, ölüm, Yüce Allah’ın herkes için farklı şekil ve zamanda belirlediği sûrenin bitişinde gerçekleşmektedir. Toplumda, yaşlı insanların yaşlılık sebebiyle yatakta ölmeleri için kullanılan “eceliyle öldü” tabiri yanlış bir ifadedir. Çünkü bütün varlıklar ve insanlar “eceli ile” değil, “ecelinde“, yani kendisi için Rabbimizin belirlediği sûrede, o sûrenin sonunda ölmektedir.

SAVAŞTAN, ÖLÜMDEN KAÇMAK NE KAZANDIRIR:

Yukarıda açıkladığımız gibi, ecel sözcüğü birçok Âyette “belirlenmiş bir sürenin sonu” anlamında kullanılmıştır. Buna göre ömrün sonu ecel anlamına gelmektedir. Bu anlamdaecel, “ölüm için senesiyle, ayıyla, haftasıyla, günüyle, saatiyle, saniyesiyle tayin ve takdir edilmiş olan vakittir.” Bu ecelin değişmeyeceği, öne alınıp sonraya bırakılamayacağı, örneklerini verdiğimiz Âyetlerde gayet açık ifadelerle belirtilmiştir. O hâlde ne kadar kaçılırsa kaçılsın veya ne kadar acele edilirse edilsin, ecelin ertelenmesi de çabuklaştırılması da söz konusu değildir. Bu durum, sadece insanlar için değil, toplumlar ve tüm evren için de geçerlidir.

(Âl-i İmrân: 156)

156.Ey iman etmiş kişiler! Allah’ın ilâhlığını, rabliğini tanımayan ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için “Yanımızda olsalardı ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen şu kişiler gibi olmayın. –Kesinlikle Allah, bunu, onların kalplerinde bir yara yapacaktır.– Ve Allah, hayat verir ve öldürür. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.

 (Ahzab: 16)

16.De ki: “Eğer ölmekten veya öldürmekten kaçıyorsanız, kaçmak hiçbir zaman size yarar sağlamaz. Ve o zaman sadece, çok az bir şey kazandırılırsınız.”

 (Nîsâ: 78)

77,78.Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun, ayakta tutun], zekâtı/vergiyi verin” denilenleri görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah’a duydukları saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti gibi yahut daha şiddetli olarak insanlara saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır. Âhiret ise Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar” bile haksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isabet ederse, “Bu Allah’tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah’tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hepten söz anlamayacaklar?

 (Tövbe: 51)

51.De ki: “Hiçbir zaman bize Allah’ın bizim için yazdığından başkası dokunmaz. O, bizim mevlamızdır. Onun için mü’minler, yalnızca Allah’a işin sonucunu havale etsinler.”

ECELİN DEĞİŞİP DEĞİŞMEYECEĞİ:

Mu’tezile mezhebine mensup düşünürler ecelin değişebileceğini iddia etmiş ve bu iddialarına iki delil göstermişlerdir:

  • Peygamberimize isnat edilen “Sâdaka ömrü uzatır” rivayeti;
  • Katile verilen cezanın, öldürdüğü kişinin ecelini değiştirdiği sebebiyle verildiği iddiası.

Bir defa, peygamberimizin sözü diye ileri sürülen bu rivayet, yukarıda mealini verdiğimiz Âyetlerle çelişmektedir. Oysa peygamberimizin Kur’ân Âyetleri ile çelişen bir söz söylemesi mümkün değildir. Ayrıca bu rivâyet “Haber-i Vahid” denilen zayıf, dinî esaslarda itibar edilmemesi gereken türde bir rivayettir. Bu sözü kim söylediyse, âkıbetini düşünmeden, sadece sadakayı teşvik için söylemiş olmalıdır.

Mu’tezilenin katilin cezalandırılması konusundaki görüşü ise yanlış bir muhakeme üzerine bina edilmiştir. Çünkü katile verilen ceza, öldürdüğü kişinin ecelini değiştirdiği için değil, işlenmesi dinen kesin olarak yasaklanmış bir fiili işlemesi sebebiyledir. Katil, öldürdüğü kişinin ecelini bilemez. Dolayısıyla bilemediği bir sûreyi de kısaltması söz konusu değildir. Katil, iradesi ile yasak olan cinayeti işlemiş ve bu konudaki ilâhî emre uymadığı için cezayı hak etmiştir. Maktul ise, Allah’ın ezelî ilmiyle bildiği bir olay sonucu, yani o fiilin olacağını bilen Allah’ın kendisi için takdir etmiş olduğu ecelde ölmüştür. Bir canlının hayatî fonksiyonlarının durması sonucunda ölümünün gerçekleşmesi zaten değişmeyen bir yasa sünnetullah’dır. Rabbimizin koyduğu bir kural olduğu için, böyle bir olayın meydana geleceğini bilen Yüce Allah, maktulün ecelini de ezelde ona göre takdir etmiştir. Nitekim Ra’d Sûresi’nin 38. Âyetindeki Her ecel için bir kitap vardır ifadesi de bunun böyle olduğunu göstermektedir.

Ecel konusunda ayrıca her şeyi maddî ölçülerle izaha çalışan ve kendilerini “bilimsel” bakış sahibi olarak görenler tarafından ileri sürülen ama hâlâ bilimsel ekol olarak belirginleşememiş bir düşünce daha vardır. Allah’ın hayata müdahalesinin olmadığını benimseyen ve insanı sadece et, kemik, nem ve ısıdan ibaret kabul eden bu görüşe göre iki türlü ecel vardır:

Birincisi: “Tabii ecel“dir ki, bu ecel canlı varlığın cismindeki ısı ve nemin yok olmasıyla gerçekleşir. Bu ölüm şeklinde ısı ve nemin yok olması, hiçbir haricî varlığın etki ve müdahalesi olmadan meydana gelir. Bu tabii ölüm, tıpkı yavaş yavaş gazı biten bir lambanın sönmesi gibidir.

İkincisi: “İhtirami” denilen eceldir ki, bu ecel de ya hastalık, ya da haricî bir etki veya kaza sebebiyle vaktinden önce vaki olan ölümdür. Tabii olmayan bu tür ölüm, lâmbanın gazı olduğu hâlde, haricî bir sebeple sönmesine benzetilebilir.

Bu görüş, normal şartlar altında bulunan canlıları birer gaz lâmbası gibi görmekte, haricî etkiler dışında canlıların hep aynı tepkiyi vereceklerini düşünmektedir. Newton çağının “bilim” tanımına göre ve “insan” faktörü ihmal edildiğinde haklı sayılabilecek olan bu görüş, atom altı parçacıkların davranışlarında belirsizliğin bir kural olarak saptandığı çağımızda bilimsel olmaktan bir hayli uzaktır. Çünkü atom altı parçacıklar bir yana, bugün artık aynı şartlarda beslenen hayvanların ve bitkilerin bile farklı bünyeye ve ömre sahip oldukları, aynı etkiye eşit tepki vermedikleri tespit edilmiştir.

BAZI ÂYETLERİN YANLIŞ ANLAŞILMASI:

Ecelin değişebileceği yönündeki iddialar sadece Mu’tezile mezhebine ve yukarıda geçersizliklerini ortaya koyduğumuz iddialara münhasır değildir. Kur’ân’daki bazı Âyetlerin yanlış anlaşılması sonucu da ecelin değiştiği iddia edilmiştir. Yanlış anlaşılan bu Âyetler; Âl-i İmrân Sûresi’nin 145Vâkı’a Sûresi’nin 60Mü’min Sûresi’nin 67En’âm Sûresi’nin 2Ahzab Sûresi’nin 16Fâtır Sûresi’nin 11. ve Nûh Sûresi’nin 4. Âyetleri olup bu Âyetler aşağıda birer birer ele alınmıştır.

(Âl-i İmrân: 145)

145.Ve herkes sadece Allah’ın bilgisiyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz, sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenleri karşılıklandıracağız.

Bu Âyet, içinde bulunduğu paragrafın 137–147. Âyetleri diğer Âyetleriyle birlikte Uhud savaşının hemen peşinden inmiştir. Bu paragrafta, münafıkların “Muhammed öldürüldü” yalanıyla kopardıkları yaygaraya karşı Müslümanların gösterdikleri gevşekliğe, peygamberin korunmasındaki kusûrlara değinilerek ve ölümüne yol açacak onca kötü koşula rağmen peygamberin korunduğu, ölümüne engel olunduğu açıklanarak Uhud’da yaşananlara göndermeler yapılmıştır. Yani, bu paragraftaki mesaj şudur:

Kimse, Allah’ın izni olmadan, takdir edilen eceli gelmeden ölmez. Sakınmanın, saklanmanın, korkunun ve korkaklığın ecele faydası yoktur. Allah, dini tamamlamak için gönderdiği Elçisinin ölümüne, Elçi görevini tamamlamadan önce izin vermez. Dolayısıyla Elçinin eceli henüz gelmemiştir ve o Allah’ın koruması altındadır. Din tamamlanmadan da Elçinin ölmeyeceği herkes tarafından bilinmelidir. Ra’d Sûresi’nin 38 Âyeti.

Ecelin değişebileceği yönündeki görüşler, 145. Âyetteki izin sözcüğünden kaynaklanmış ve Allah’ın izni, belirlenmiş ecelin gerçekleşmesini veya gerçekleşmemesini sağlayan bir izin olarak yorumlanmıştır. Meselâ, Ebû Müslim, bunun “emir verme” manasında olduğunu söylemiş ve Allah’ın izin vermesini şöyle açıklamıştır: “Allah ölüm meleğine ruhları almasını emreder. Ve herkes bu emir sebebiyle ölür.

Bir başkası buradaki izin sözcüğüyle Allah’ın kün = ol emrinin kastedildiğini ileri sürmüş ve Herkes ancak Allah’ın öldürmesi ile ölecektir demiştir.

İzin sözcüğünü “ilim” manasına alıp “Herkes ancak Allah’ın o kimselerin öleceğini bildiği zaman ölür” diyen de olmuştur.

İbn-i Abbas ise buradaki izin sözcüğünün “Allah’ın kaza ve kaderi” anlamına geldiğini belirterek Âyetin anlamını “Herkes Allah’ın kaza ve kaderiyle ölür” şeklinde açıklamıştır.

İzin sözcüğü salıvermek, kendi hâline bırakmak, kahır ve icbar ile men etmeyi bırakmakdemek olup sözcüğün 145. Âyette bu hakikat anlamında kullanıldığını düşünmek için hiçbir engel yoktur. Bize göre sözcüğün bu anlamı Âyeti daha iyi açıklamaktadır. NitekimBakara Sûresi’nin 102. Âyetinde geçen Allah’ın izni olmadan onunla hiç kimseye zarar verici değillerdi ifadesinde de izin sözcüğü “Hakikat” anlamında kullanılmıştır.

Âyet, izin sözcüğünün “hakikat” anlamı verilerek takdir edilecek olursa anlam da şöyle olur: “Hiçbir nefis Allah’ın ölen ve öldüren arasından çekilerek onlara müsaade etmediği müddetçe ölmeyecek.

Buna göre 145. Âyetin de içinde bulunduğu paragrafın mesajı şu olur:

Yüce Allah peygamberini korur. Peygamberi ile gönderdiği dinin tebliğini tamamlasın diye onun önüne arkasına koruyucular koyar. Bir kişi için takdir ettiği ecel gelinceye kadar O, kişi ile ölümü arasından çekilmez, kişinin ölümüne izin vermez.

(Vâkı’a: 60, 51)

60,61.Ölümü aranızda Biz ayarladık Biz. Ve Biz, sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz üzerine, önüne geçilenler/engellenebilenler değiliz.

Bu Âyette geçen Ölümü aranızda Biz takdir ettik ifadesi, bazıları tarafından Rabbimizin bu takdiri, bu ayarlamayı her zaman değiştirebileceği şeklinde anlaşılmıştır. Bunun sebebi, Âyetteki beyneküm = aranızda ve takdir sözcüklerinin çevirilerde gerçek anlamlarıyla yer almamasıdır. Buradaki cümle kurgusu, Al-i-Imrân Sûresi’nin 140. Âyetindeki … Biz bu günleri insanlar arasında dolaştırırız… ifadesinde de kullanılmıştır. Bu ifade tarzı, cümle içinde belirtilen konunun insanlar arasındaki takdirinin dağılımının Allah tarafından yapıldığını anlatmaktadır. Buna göre, Vâkı’a Sûresi’nin 60. Âyeti Allah’ın ölümü yarattığı, bizi öldüreceği ve bize ecel tayin ettiği anlamına değil, ölümün insanlar arasındaki takdirinin Allah tarafından yapıldığı anlamına gelir. Bu takdir, Mü’min Sûresi’nde açıklanan takdirdir:

(Mü’min: 66-68)

66.De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, şüphesiz ben, sizin Allah’ı bırakıp o taptıklarınıza kulluk yapmaktan kesinlikle men edildim ve ben âlemlerin Rabbine teslim olmamla emrolundum. 67O, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız, adı konmuş bir süreye ermeniz ve de aklınızı kullanmanız için sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir embriyodan oluşturandır. –Sonra O, sizi zayıf, ufak-tefek bir çocuk olarak çıkarır. Sizden kimi de, daha önce vefat ettiriliyor; geçmişte yaptıklarınız ve yapmanız gerekirken yapmadıklarınız bir bir hatırlatılıyor.– 68O, yaşatır ve öldürür. Artık O, bir emir gerçekleştirince artık ona sadece ‘Ol!’ der de o, hemen olur.”

Âyetten anlaşıldığı gibi, bu takdir, insanların kimisinin 3, yaşında, kimisinin 40, yaşında, kimisinin 90, yaşında karşılaştığı takdirdir. Başka bir ifade ile insanlar, ömür sûreleri ve ölüm şekilleri itibariyle Rabbimizin farklı takdirleriyle karşılaşmaktadırlar. Bu farklı takdirler herkes tarafından da görülüp bilindiğinden, kimseye yabancı bir durum değildir.

(En’âm: 2)

2.O, sizi bir balçıktan oluşturmuş olandır. Sonra “süre sonunu”u KESİN OLARAK BELİRLEMİŞTİR. Ve adı belirlenmiş süre sonu, O’nun katındadır. Sonra siz hâlâ kuşkulanıp duruyorsunuz.

Bu Âyet ne yazık ki hemen bütün meallerde; … Sonra eceli takdir etti. Bir de onun katında adı konmuş bir ecel vardır. … şeklinde ve iki ecelin var olduğu anlamını verecek tarzda çevrilmiştir. Âyeti bu çeviriye uygun olarak anlayanlar da mecburen bu iki eceli açıklamak durumunda kalmışlar ve değişik görüşler ileri sürmüşlerdir:

  • Birinci ecel ölüm vaktidir, Allah katında adı konmuş olan ise kıyametin kopacağı vakittir.
  • Birinci ecel yaratılış ile ölüm arasındaki zamandır. İkinci ecel ise ölüm ile dirilme arasındaki zamandır.
  • Birinci ecel uykudur, ikinci ecel ise ölümdür.
  • Birinci ecel herkesin kendi ömründen geçirdiği müddettir, ikinci ecel ise herkesin geriye kalan ömrüdür.
  • Birinci ecel tabii ecel, ikinci ecel de tabii olmayan kaza ve belâlarla gelen eceldir.

Görüldüğü gibi, bu açıklamaların hiçbiri konuyu öğrenme arzusu taşıyan bir kişiyi tatmin edecek açıklamalar değildir. O hâlde yapılacak iş, her zaman olduğu gibi Kur’ân’a başvurmaktır. Gerçeklerin öğrenilmesi için gereken, hep yanıltıcı olmuş rivayetlere değil, her konuda yeterli olan Kur’ân’a bakmaktır.

Dikkat edilirse, Âyet dört cümleden oluşmakta ve her cümlede ayrı bir husus vurgulanmaktadır:

  • İnsanlar topraktan yaratılmıştır.
  • Sonra ecel gerçekleştirilmiştir.
  • Âdı belirlenmiş olan ecel O’nun katındadır.
  • İnsanlar hâlâ kuşkulanmaktadır.

Konumuzu ilgilendiren vurgular, 2. ve 3. cümlelerdeki vurgulardır.

2. cümlede vurgulanan “ecelin gerçekleştirilmesi” konusu قضى - gazâ sözcüğü ile ifade edilmiştir. Zaten gazâ sözcüğünün gerçek anlamı, “ister sözle, ister eylemle olsun, bir meselede sona varmak, gerçekleştirmek” demektir. MÜFREDAT ve Lisan kdy mad)

Daha önce verilmiş bir kararın uygulanması, bir hükmün infazı, bir borcun ödenmesi, bir ihtiyacın giderilmesi, bir sözün tutulması, vakti gelmiş bir namazın kılınması, yapılması gereken ödevlerin yapılması gibi eylemler de hep bu sözcükle ifade edilir. Cümlelerdeki anlamın orijinal metindeki akışa uygun olarak tercümesinde âciz kalındığı hâllerde bazen sözcüğe “haber vermek, bildirmek, takdir etmek, hükmetmek, emretmek” gibi anlamlar verilse de, sözcüğün itibar edilmesi gereken esas anlamı “gerçekleştirmek’tir.” Nitekim Kur’ân’da kullanıldığı yerlerde bu anlama gelmektedir:

(Kasas: 29)

29.Artık Mûsâ süreyi doldurup ailesiyle/yakınlarıyla yola çıkınca, dağ tarafından bir ateş hissetti. Ailesine, “Benim size bir haber getirmem için siz bekleyin; ben bir ateş hissettim. Yahut ısınırsınız diye o ateşten bir parça getiririm” dedi.

 (Sebe’: 14)

14.Ne zaman ki Biz o’nun ölümünü gerçekleştirdik; o’nun ölümüne, onlara değneğini yiyen yeryüzü canlısından başka hiçbir şey delâlet etmedi. Onun öldüğünü anlamalarına, onlara sadece değneğini yiyen yer canlısı/kurt sebep oldu. Ne zaman ki yüz üstü yere düştü, ortaya çıktı ki: “O yabancılar Süleymân’ın bilmedikleri ölümünü bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap; hasret, gurbet esaret, ağır işler, zincire vurulmuşluk içinde kalmazlardı.”

(Cuma: 10)

10.Sonra da salât [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma]gerçekleştirildiğinde, hemen yeryüzünde dağılın ve Allah’ın armağanlarından arayın. Ve zafer kazanmanız, durumunuzu korumanız için Allah’ı çok anın.

 (Bakara: 200)

200.Sonra da Allah’a karşı görevlerinizi gerçekleştirdiğinizde, tıpkı babalarınızı andığınız ….

Eğer gaza sözcüğü çoğu mealdeki gibi “takdir etti” şeklinde çevrilirse, 2. cümlenin başında bulunan ثمّ - sümme = sonra bağlacı sebebiyle, önce yaratılışın yapıldığı, sonra ecelin takdir edildiği gibi yanlış bir anlam ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki ecel, yaratılıştan önce takdir edilmiştir ve gaza sözcüğünün doğru olarak çevrilmesi hâlinde Âyette bildirilen şudur:

O ki, sizi çamurdan yarattı, sonra eceli gerçekleştirdi…” Buradaki sümme = sonra edatı, zamanda sonralığı değil kelamda sonralığı ifade eder.

Buna göre, yaratılıştan sonra yapılan ecelin takdiri değil, gerçekleştirilmesidir. Yani, Yüce Allah ezelde senesi, ayı, haftası, günü, saati, saniyesi, salisesi ile takdir ettiği eceli, yaratılıştan sonra uygulamaya koymuş ve önceden belirlenmiş ölümler gerçekleşmeye başlamıştır. Âyetin bu anlamı başka bir Âyetle de teyit edilmektedir:

(Mü’minûn: 12–15)

12-16.Ve andolsun ki Biz, insanı seçilmiş bir çamurdan oluşturduk. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyon oluşturduk. Sonra o embriyoyu bir et parçası oluşturduk. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak oluşturdukk. Sonunda o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka oluşumda yeniden kurduk. İşte, oluşturanların en güzeli Allah ne cömerttir! Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından kesinlikle öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyâmet gününde diriltileceksiniz.

3. cümlede geçen ecel-i müsemma ile ilgili ifade de yine çevirisi yanlış yapılmış bir ifadedir. Genellikle “Bir de O’nun katında adı konmuş ecel vardır” şeklinde çevrilen ifadenin doğrusu “Âdı konulmuş ecel de O’nun katındadır” şeklinde olmalıdır. Bu da ister insan eceli, ister tüm insanlığın eceli, ister doğuma, ister ölüme, ister dirilişe ait, ister dünyaya ister herhangi bir maddeye ait olsun eceli, kısaca vadesi belirlenmiş bütün ecelleri sadece O bilir, O’nun dışında kimse bilmez demektir.

(Ahzab: 16)

16.De ki: “Eğer ölmekten veya öldürmekten kaçıyorsanız, kaçmak hiçbir zaman size yarar sağlamaz. Ve o zaman sadece, çok az bir şey kazandırılırsınız.”

Bu Âyet de Türkçe meallerin hemen hepsinde hem birinci hem de ikinci kısmı yanlış çevrilmiş bir Âyettir.

Âyetin birinci kısmı, genellikle “Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size hiçbir yarar sağlamaz” şeklinde çevrilmiştir. Hâlbuki Âyette geçen القتل - gatl -sözcüğü hangi sözlüğe bakılırsa- bakılsın öldürmek demektir, öldürülmek değildir.

Mastar olup mübalâğa kastedilmeden kullanılan ve ism-i fail veya ism-i mef’ul anlamlarına kullanılamayan gatl sözcüğü, burada da ism-i fail veya ism-i mef’ul anlamına kullanılmamış, başına en edatı gelen “meçhul müzari” ان يقتل - en yuktele anlamında kullanılmıştır. Aslında gatele = öldürdü fiilinin mazi, muzari, emir ve nehy gibi birçok sıygası Kur’ân’da hep anlamı bozulmadan; “öldürdü, öldürür, öldürün, öldürmeyin” anlamlarıyla yer almıştır. Dolayısıyla gatl sözcüğü sadece bu Âyette değil, Kur’ân’ın başka Âyetlerinde de aynı manaya gelir. Meselâ, Bakara Sûresi’nin 217. Âyetindeki El-fitnetü eşeddü mine’l gatli ifadesi, Fitne, adam öldürmekten daha şiddetlidir anlamındadır. Aynı şekilde İsrâ Sûresi’nin 31. Âyetindeki talimat da çocuklarınızı öldürmeyin‘dir. Diğer bütün Âyetlerdeki gatl sözcüğünü doğru anlamlandıran mealciler nedense konumuz olan Ahzab Sûresi’nin 16. Âyetinde sözcüğe yanlış mana vermişlerdir. Sâdece Ahzab Sûresi’nin 16. Âyeti için yapılan bu yanlış anlamlandırmanın nedeni, bize göre arkasına düşülüp araştırılması gereken bir konudur.

Âyetin doğru meali “Eğer ölmekten veya öldürmekten kaçıyorsanız… ” şeklinde olmalıdır. Burada ölmek ve öldürmekten maksat “savaş“tır ve Âyette sefere çıkmaktan kaçınanlar muhatap alınmıştır.

Âyetin ikinci kısmı da genellikle “bir süre daha yaşatılırsınız” şeklinde yanlış olarak çevrilmekte ve gerçek anlamdan tamamen uzaklaşılmaktadır. Bize göre buradaki yanlışın kaynağı, Âyette geçen تمتّعون - tümette’ûne sözcüğünün doğru anlamının tespit edilmeyişidir. Meçhul müzari تمتّعون - tümette’ûne sözcüğünün “tefe’ul” babından mastarı olan temettu sözcüğü “kazanmak, menfaatlenmek, toplamak, mühlet vermek ve yoldaş olmak” anlamlarına gelir. Âyeti yanlış meallendirenler, bu anlamlar arasından “mühlet vermek” anlamını dikkate alarak ifadeyi “az bir süre daha yaşatılırsınız” şeklinde çevirmişlerdir. Oysa böyle bir ifade, ecelin ezelde takdir edilmiş olduğunu ve değişmeyeceğini bildiren Âyetlerle çelişmektedir. Yani, bu Âyette gatl sözcüğünün “mühlet vermek” anlamında olması mümkün değildir. Bu durumda, sözcüğün doğru anlamının bulunması için yapılacak şey, bu sözcüğün kullanıldığı ve bu Âyeti tefsir edecek başka Âyetlerin olup olmadığına bakmaktır.

Kur’ân’da, yine “savaş” ve “savaştan kaçma” konusunda olan başka Âyetler de vardır ve bu Âyetlerde konu daha ayrıntılı işlenmiştir:

(Âl-i İmrân: 14–15)

14.Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

15-17.De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah’ın koruması altına girmiş; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş’in azabından koru!” diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir.

 (Âl-i İmrân: 196–197)

196,197.Kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişolan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları, çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o, ne kötü bir yataktır!

 (Nîsâ: 77)

77,78.Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun, ayakta tutun], zekâtı/vergiyi verin” denilenleri görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah’a duydukları saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti gibi yahut daha şiddetli olarak insanlara saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır. Âhiret ise Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar” bile haksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isabet ederse, “Bu Allah’tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah’tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hepten söz anlamayacaklar?

 (Tövbe: 38)

38.Ey iman etmiş kişiler! Ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa çıkın denildiği zaman yere ağırlaşıp kaldınız/çakılıp kaldınız. Âhiretten cayıp basit dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama âhrettekine göre, bu basit dünya hayatının kazanımı pek azdır.

 (Nahl: 117)

117.Onların dünyalıkları pek az bir kazanımdır. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

Bu konuda, Tâ-Hâ Sûresi’nin 131. ve Ra’d Sûresi’nin 26. Âyetlerine de bakılabilir.

Görüldüğü gibi, savaş ve savaştan kaçanlarla ilgili diğer Âyetlerde متاع - metâ ve قليل - galîlsözcükleri daima beraber kullanılmıştır. Buna göre, konumuz olan Âyette de temettü’sözcüğünün anlamları içinden “kazanmak” anlamının tercih edilme mecburiyeti doğmakta ve Âyetin ikinci kısmının anlamı da “Böyle bir durumda sadece Az’ı kazandırılırsınız” olmaktadır. Savaş ve savaştan kaçanlar konusunda örnek verdiğimiz Âyetlerden anlaşılacağı gibi, buradaki galîl = az sözcüğü ile dünya nimetlerinin az‘ı kastedilmektedir. Zımnen “Savaşta maddî ve manevî çok büyük ve çok hayırlı kazançlar, âhiret için hayırlı nimetler varken savaştan kaçmakla ancak basit, ucuz, az, iğreti şeyleri kazandırılırsınız. Savaştan korkmayın ve kaçmayın, çok, değerli, hayırlı olanı kazanın!” denilmektedir.

(Fâtır: 11)

11.Ve Allah sizi bir topraktan, sonra nutfeden oluşturdu. Sonra sizi çiftler yaptı. Dişi ancak O’nun bilgisi ile hamile olur ve bırakır [doğurur/düşürür]. Kendisine ömür verilenin de ömründen yaşadığı ve ömründen eksilen kesinlikle bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah’a çok kolaydır.

Bu Âyetteki وما يعمّر - ve mâ yu’ammeru … ولا ينقص من عمره - ve lâ yengusu min-’umurihi ifadesi de, maalesef “yaşayanın yaşatılması ve ömrünün kısaltılması” şeklinde yanlış olarak çevrilmektedir. Hâlbuki Âyetin doğru çevirisinin “ömürlenmişin ömürlenmesi ve onun ömründen eksiltilmesi de …” şeklinde olması gerekmektedir. Âyette tek kişinin halinden söz edilmektedir; ömrü uzayan ve ömrü kısalan iki kişi söz konusu değildir.

Âyetin bildirdiğine göre, “ömürlenmiş“in ömründen eksilen kısım kayıt altındadır. Yani, kişilerin takdir edilmiş olan ömürlerinden yaşadıkları geceler, gündüzler, aylar, seneler düşülmekte ve bu hesap titizlikle takip edilmektedir.

Bu durum ecelin değiştiği anlamına gelmediği gibi, “ömrün kısalması” olarak da ifade edilemez. Çünkü ömür yaşanılan zaman ile kısalmamakta, harcanmak sûretiyle eksilmektedir.

(Nûh: 4)

2-4.Nûh, dedi ki: “Ey toplumum! Şüphesiz ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’a kulluk edin, O’nun koruması altına girin ve bana itaat edin ki, günahlarınızdan sizi yarlıgasın ve sizi adı konmuş bir sürenin sonuna kadar ertelesin. Şüphesiz Allah’ın ayarladığı/belirlediği sürenin sonu, gelince ertelenmez. Eğer bilseydiniz.”

Bu Âyette geçen ياخّركم - yuahhirküm” ifadesi yanlış olarak “sizi yaşatsın” şeklinde çevrilerek Âyetten “sizi öldürmesin, sizin ömrünüzü uzatsın” manası çıkarılmaktadır. Hâlbukiyuahhirküm ifadesi “sizi ertelesin” demektir ve burada ertelenecek konu ölüm değil, Yûnus Sûresi’nin 98. Âyetinin delâletiyle “rezillik azabı’dır.”

Netice olarak insan Allah’ın takdir ettiği ömür kadar yaşar ve O’nun takdir ettiği ecelde[vadede]  ölür. Yaşam süresi ve ecel kesinlikle değişken değildir.

 Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.