ALLAH’IN ARŞINI TAŞIYAN SEKİZ MELEK (!)

 

Hakkı Yılmaz; Tebyinu’l Kur’an, cilt. 8, s. 118-123. Hakka suresi, 13- 17. ayetler tahlili:

 

13–17. Sûr’a bir tek üfleme üflendiği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, o gün dayanaksızdır. Melekler onun [semanın] çevresindedirler. O gün Rabbinin Arşını da bunların fevkinde, , “Bedel olanlar”[yok edilenlerin yerine getirilen daha üstün varlıklar] taşır.

Bu âyet grubunda kıyametin kopuş sahneleri yer almaktadır. O gün Sûr’a bir kez üflenir; yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp birbirine çarpılarak darmadağın edilir; gök yarılır. Melekler semanın çevresindedirler. O gün Rabbimizin Arş’ını bunların fevkinde, “Bedel olanlar” [yok edilenlerin yerine getirilen daha üstün varlıklar] taşır.

Âyetteki “Melekler onun [semanın] çevresindedirler” ifadesinden evrendeki tüm güçlerin ve yeryüzündeki vahyin artık yeryüzünden ayrıldığını anlıyoruz.

Bu, kıyametin kopması için yapılacak ilk üfürüştür. Öl­medik hiçbir kimse kalmayacaktır:

Ve şu kâfir olan kimseler, gökler ve yer bitişik bir halde idi de Bizim onları [o ikisini]ayırdığımızı ve hayatı olan her şeyi sudan kıldığımızı görmediler mi? Buna rağmen hâlâ inanmıyorlar mı? (Enbiya/30)

Yeryüzü sarsıldıkça sarsıldığı zaman… (Zilzal/1)

Ve o gün gökyüzü bulutlar ile yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir. (Furkan/25)

Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak sultan/ üstün bir güç olmadan aşamazsınız. (Rahmân/33)

Âyette yer alan “ ثمانيةsemaniyete” sözcüğü genellikle “sekiz” sayısı anlamında; aynı sözcüğün “ثُمُنsümün” kalıbı ise “sekizde bir” anlamında kullanılır. “ ثمانيةsemaniyete” sözcüğünün hep “sekiz” sayısı ekseninde kullanıldığı göz önünde tutulduğunda, doğal olarak bu âyettekinin de aynı anlamda kullanıldığı kabul edilmektedir. Ancak bu âyetteki “semaniyete” sözcüğüne de “sekiz” anlamını vermek âyetin anlaşılmasında zorluklar oluşturmaktadır.

Bu nedenle sözcüğün başka bir anlamının olup olmadığına bakmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz. Şöyle ki:

Sözcüğün kökü olan “ ثَمَنsemen”, “kendisiyle her hangi bir şey hak edilen şey” demektir. (Lisânü’l-Arab, c.1, s. 705-707, Tacü’l-Arus; c. 18, s. 97-99 “ ثمن smn” mad.) Türkçede bu anlam “bedel, fiyat; malın kıymeti” sözcükleriyle ifade edilmektedir.

Sözcük Kur’ân’da da bu anlamda kullanılmıştır:

Yanınızdaki şeyi (Tevrât’ı) tasdik edici olarak indirdiğim şeye (Kur’ân’a) iman edin, O’nu, inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Benim âyetlerimi çok az bir bedelle satmayın. Ve sadece Bana takvalı davranınız. (Bakara/ 41)

Ve onu düşük bir fiyata; birkaç dirheme sattılar. Onlar bu konuda [Yûsuf’un satılmasında]zahitlerden idiler. (Yûsuf/ 20)

Ve hani Allah, kendilerine kitap verilen kimselerin misakını almıştı: “Onu mutlaka insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz”. Onlar ise bunu sırtlarının ötesine attılar ve onu az bir bedel karşılığı sattılar. Satın aldıkları şeyler, ne kadar kötüdür!  (Al-i Imran/ 187)

Aynı kökten gelen “ ثمانىSemaniye” ise “biten, bitki” demektir. Bunu Ebû Ubeyde, Esmaî’den nakletmiştir. (Lisanü’l Arab, c.1, s. 705-707, Tacü’l Arus; c. 18, s. 97-99 “ ثمنsmn” mad.) Buradan anlaşıldığına göre, “semen” sözcüğünün “bedel, kıymet, paha” anlamı, “biten; tohumun yerine ortaya çıkan bitki” anlamından gelmektedir. Yani satılan bir malın yerine bedel olarak yeni bir şey elde edilmektedir.

Bütün bu anlamlar düşünüldüğünde; konumuz olan âyetteki “ ثمانية semaniyet” sözcüğü ile “şimdiki evren ortadan kaldırıldıktan sonra onun yerine ikame edilecek yeni varlıklar” anlamına ulaşılmaktadır.

O gün, Allah’ın her nefsi kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (İbrâhîm/48- 51)

Biz, göğü, kitapların dürüldüğü gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi -katımızdan verilmiş bir söz olarak- onu iade edeceğiz [yeniden var edeceğiz]. Şüphesiz Biz yapanlarız. (Enbiya/ 104)

Sözcüğün sonundaki “ ةt” eki ise seci’ [armoni] nedeniyle gelmiştir. Bunun Şems, Nûr ve Ahzab surelerinde örnekleri vardır:

Ayrıca bu surenin 19. âyetinden itibaren yer alan “كتابيه kitabiyeh, حسابيه hısabiyeh,ماليهmaliyeh” sözcüklerinin sonundaki “ هh” harfleri hep bu cinstendir. Bu harflerin/zamirlerin anlamı söz konusu değildir. Bu demektir ki yüce Rabbimiz, yanlışa gitmememiz için bu özelliği gözümüzün önüne serivermiş. Ama biz dikkat etmemekteyiz.

“ثمانية Semaniyetün”, sözcüğün nekre oluşu, ve seci’ için olan “ ةte” nin özelliklerinden olan “mübaleğa (abartma, çoğaltma)” anlamı (Lisanü’l Arab, c. 9, s. 9, “ هh” mad.) dikkate alınırsa, “ثمانيةsemaniyeten” ifadesini “Bitenler (eski varlıkların yerine oluşturulan yeni varlıkların tümü)” anlamı elde edilir. Tıpkı “Allame”, “Ebûhanife” sözcüklerinde olduğu gibi. “ علاّمةAllame” ve “ ابوحنيفة Ebûhanife” sözcüklerinin sonlarındaki “ ةt” harfi dişillik alameti olmayıp övgüyü mübaleğa alametidir. Kur’ân’da yüzlerce yerde örnekleri mevcuttur.

“Arşı taşıyanlar” ile ilgili olarak Mü’min Sûresinde gerekli detay verilmişti. (Tebyinü’l-Kur’ân; c. 6, s. 221-226) Bu ifade ile kastedilenler, “Allah ile ilgi bilgileri taşıyanlar”dır. Hatırlanacağı üzere, dünyada iken Arş’ı taşıyanların, Arş’ın sahibi tarafından görevlendirilmek suretiyle “Allah” bilgisini, “tevhid”i bir yerden bir yere götürenler, Allah’ı tanıtıp öğreten peygamberler olduğunu belirtmiştik. Kıyâmet sonrası Arş’ı taşıyacak olan, yani Allah ile ilgi bilgileri yansıtacak olanlar ise yok edilen varlıkların yerine yaratılmış olan ve daha fevkalade varlıklardır. Âyetteki “onların fevkinde” ifadesiyle yeni oluşumun eskisinden daha güzel, daha üst seviyede olacağı ifade edilmektedir.

Biz bir âyetten her neyi nesheder veya söylettirmezsek, ondan daha iyisini yahut benzerini getiririz. Sen, Allah’ın her şeye en iyi güç yetiren olduğunu bilmedin mi? (Bakara/106)

Klasik anlayışta “ ثمانيةsemaniyete” sözcüğü “sekiz” anlamında alınmış ve bu sayının ma’dûdu [sayılan varlık] belirtilmediği için de genellikle “sekiz melek”, “sekiz şahıs” gibi anlamlar takdir edilmiştir. Ya da “sekiz” sayısı ile ne kastedildiğinin insan anlayışının ötesinde olduğu açıklamasıyla yetinilmiştir. Biz ise Allah’ın izniyle “semen” kökünden hareket ederek yukarıdaki anlama ulaşmış bulunuyoruz.

Bu konuya ait klasik eserlerde yer alıp da herkesin taklit ettiği bir görüşü naklediyoruz:

“O günde üstlerinde bulunan sekiz [melek] Rabbinin Arş’ını yükle­nir” buyruğu hakkında İbn Abbas şöyle demiştir: Bunlar sayılarını Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği sekiz saf melektir. İbn Zeyd dedi ki: bun­lar sekiz melektirler. el-Hasen de: “Onların kaç tane olduklarını en iyi bilen Allah’tır. Sekiz mi yoksa sekiz bin mi?”

Peygamber (sav)’den şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Bugün Arş’ı taşıyanlar dörttür. Kıyâmet günü olacağında Yüce Allah onları dört melekle da­ha destekleyecektir. Böylelikle sekiz melek olacaklardır.” Bunu es-Sa’lebî zik­retmiştir. e]-Maverdî de bunu Ebû Hureyre’den rivâyet etmektedir. Ebû Hureyre dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Bugün onu [Arşı] dört melek ta­şımaktadır. Kıyâmet gününde ise bunlar sekiz olacaktır

el-Abbas b. Abdi’l-Melik dedi ki: Bunlar dağ keçisi suretinde sekiz melek­tirler. Bunu Peygamber (sav)’den rivâyet etmektedir. Hadiste de şöyle denil­mektedir: “Bu meleklerden her birinin dört tane yüzü vardır. Biri adanı yü­zü, biri aslan yüzü, biri öküz yüzü, biri de kartal yüzüdür. Bu yüzlerin her biri o tür için Allah’tan rızık diler. (Kurtûbî; el Camiu li Ahkâmi’l Kur’ân)

Bu âyet “müteşâbihat”tandır. Tam olarak manasını bilmemiz zordur. Arş’ın nasıl olduğu, kıyamet günü sekiz meleğin onu nasıl taşıyacağını bilemiyoruz. Her ne olursa olsun Allah’ın arş üzerine oturacağı ve diğer sekiz meleğin de onu taşıyacağı düşünülemez. Âyette, Allah’ın arş üzerine oturmuş olacağına dair böyle bir ifade yoktur. Allah Teâlâ cisim, mekân ve yönden münezzeh olduğu için Kur’an-ı Kerim böyle düşünmemize manidir. Çünkü taşımak eylemi için bir cismin ortada olması lazımdır. Bu konuları fazla kurcalamanın, bir mana bulmaya çalışmanın insanı dalâlete düşürme tehlikesi vardır. Fakat şunu da bilmeliyiz ki, Kur’an’da, Allah’ın hükümranlığı ve benzeri konuları anlatmak için bizim dünyada kullandığımız terminoloji kullanılmaktadır. Yalnız, bu kelimelere harfi harfine bir anlam vermekten kaçınmalıyız. (Mevdûdî; Tefhimü’l Kur’ân)

Kur’ân’da kıyametin kopuşunun tasvir edildiği birçok âyet vardır. Bunların çoğu geçmiş surelerde yer almıştı:

Ve Sûr’a üflenmiştir de Allah’ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir de onlar kalkmışlar karşıda bakıp duruyorlar. (Zümer/68)

O gün gök, sarsıldıkça sarsılır, dağlar da yürüdükçe yürür.

Öyleyse, o gün boş uğraş içinde oynayıp duran yalanlayıcıların vay haline! (Tur/9- 12)

O gün, Allah’ın her benliği kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (İbrâhîm/48-51)

Ve sen dağları görürsün; sen onları donuk, durgun sanırsın. Oysa onlar her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın yapımı olarak bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Şüphesiz ki O, yaptıklarınıza tamamıyla haberdardır. (Neml/88)

Ve Bizim dağları yürüttüğümüz gün; ve sen yer yüzünü çırılçıplak/dümdüz göreceksin. Ve Biz onları bir araya topladık. Böylece onlardan hiçbir kimseyi bırakmadık.

Ve onlar, saf halinde Rabbine yayılmışlardır: “Şüphesiz sizi ilk önce yarattığımız gibi Bize geldiniz. Aslında siz, sizin için buluşma zamanı kılmayacağımıza bâtılca inanıyordunuz.” (Kehf/47, 48)

Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. -Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu] . .- İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar].” (Mümin/85)

Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.” (Tâ-Hâ/105- 107)

Olacak o vak’a olduğu zaman. -Ki onun [o vak’anın] oluşu için yalan söyleyen yoktur. O [o vak’a], alçaltıcıdır, yükselticidir.- Yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği zaman. (Vâkıa/5)

O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. Ve bir sıcak dost bir sıcak dosta sormaz. (Meariç/9)

O günde ki yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür. (Müzzemmil/14)

Dağlar savrulduğu zaman… (Mürselât/10)

O gün Sûr’a üflenir: Siz de hemen bölükler halinde gelirsiniz.

Ve gökyüzü açıldı da kapı kapı oluvermiştir [oluverecektir].

Ve dağlar yürütülmüş de serap oluvermiştir. (Nebe’/20)

Dağlar yürütüldüğünde… (Tekvir/3)

Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. (Kariah/5)