66-AHKAF [KUM TEPELERİ] SURESİ

 

Adını 21. ayette geçen “ احقافAhkaf [Kum tepeleri]” sözcüğünden alan sure Mekke’de 66. sırada indiği kabul edilir. 10, 15 ve 35. ayetlerinin Medenî olduğuna dair nakiller de mevcuttur.[1] Ancak ayetlerinin birbiriyle bağı, öyle olmadığını göstermektedir.

Bu surede de önce Kur’an’a dikkat çekilmekte, ardından müşriklerin Allah’ın elçisine karşı takındıkları yersiz ve yakışıksız tavırlar sergilenerek müminlere ve yalanlayıcılara ahiretteki durumları gösterilmektedir. Âd kavmi ve akıbetinin bir kez daha hatırlatıldığı surede ayrıca Cinn suresinde konu edilen “Kur’an’ın cinlerden bir gurup tarafından dinlenme olayı”na da farklı bir üslûpla tekrar değinilmektedir. Mekkelilere rağmen Kur’an’ın başka bir kente [Medine’ye] olan etkisinin dile getirildiği bu değini ile aynı zamanda hicrete de imada bulunulmaktadır. 

MEAL:

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1.Hâ/8, Mîm/40.

2.Bu kitabın indirilişi, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah’tandır.

3.Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri ancak “hak” ile ve “adı konmuş bir süre sonu” ile oluşturduk. Şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler ise uyarıldıkları şeylerden/ uyarılmaktan yüz çevirenlerdir.

4.De ki: “Allah’ın astlarından yakardığınız şeyleri gördünüz mü/ hiç düşündünüz mü? Onlar, yeryüzünden neyi oluşturmuşlar, bana gösterin. Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Eğer siz doğru kimseler iseniz bana Kur’ân’dan önce bir kitap veya bilgiden bir kalıntı getirin.”

5.Ve Allah’ın astlarından kıyâmet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Üstelik tapılan kimseler, o kimselerin yalvarışlarından habersizler de.

6.İnsanlar bir araya toplandığı zaman da taptıkları kimseler kendilerine düşmanlar oldular. Ve onların kendilerine tapmalarını kabul etmeyenler idiler.

7.Ve Bizim âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kimseler, kendilerine gelen “hak” için: “Bu apaçık bir büyüdür” dediler.

8.Ya da onlar, “Kur’ân’ı, Muhammed uydurdu” diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uydurmuşsam bana Allah’tan olacak şeye güç yetiremezsiniz; beni Allah gibi cezalandıramazsınız. O, sizin neyin içine atıldığınızı daha iyi bilir. Sizinle benim aramda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

9.De ki: “Ben elçilerden ilk ortaya çıkan biri değilim. Ve ben, bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tâbi oluyorum. Ve ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

10.De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer Kur’ân, Allah tarafından ise ve siz de onu bilerek reddetmişseniz, bununla birlikte İsrâîloğulları’ndan bir şâhit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız … Şüphesiz ki, Allah şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar topluluğuna kılavuzluk etmez.”

11.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişiler, iman etmiş kişiler için: “Eğer bir hayır, çıkar olsaydı, onlar, ona bizim önümüze geçemezlerdi; önce biz mü’min olur çıkarı biz alırdık” dediler. Bununla kılavuzlandıkları doğru yola girmeyince de: “Bu eski bir uydurmadır” diyeceklerdir.

12.Kur’ân’dan önce de bir önder ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı vardı. İşte bu Kur’ân da, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseleri uyarmak, iyilik-güzellik üretenleri müjdelemek için Arap lisanı üzerine/ en mükemmel ifade diliyle doğrulayan bir kitaptır.

13.Şüphesiz işte şu: “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru olan kişiler üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

14.İşte onlar cennet ashâbıdırlar. İşlemekte olduklarına karşılık orada sonsuz olarak kalacaklardır.

15.Ve Biz insana, ana ve babasına iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi yükümlülük olarak ulaştırdık. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı/ doğurdu. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır. Sonunda insan, olgunluk çağına ulaştığı ve kırk seneye geldiğinde: “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine karşılık ödememi ve Senin hoşnut olacağın sâlihi işlememi sağla. Benim için soyumun içinde düzeltmeler yap/sâlih kimseler ver. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz müslümanlardanım” dedi.

16.İşte bilgeleşmiş, bilinçlenmiş bu kimseler, vaat olunup durdukları doğru bir vaat olarak ve kendileri haksızlığa uğratılmadan, Allah’ın onlara amellerini tam olarak ödemesi için kendilerinden, yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve cennet ashâbı içinde kötülüklerden koruyacağımız kimselerdir.

17.Ve anasına-babasına: “Öf size! Siz beni, benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken çıkarılmakla/ öldükten sonra dirilmekle mi tehdit ediyorsunuz?” diyen kimse… Ve anası-babası, Allah’a yalvararak: “Yazık sana! Gel iman et, şüphesiz ki, Allah’ın vaadi gerçektir” der. Sonra da o: “Bu Kur’ân, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” der.

18.İşte anası-babası ile inanç çatışması olan, âhirete inanmayan çocuklar, kendilerinden önce gelip geçmiş olan bilinen-bilinmeyen tüm kesimden önderli toplumlar içerisinde aleyhlerinde Söz hak olmuş kimselerdir. Şüphesiz onlar, gerçekten kayba/ zarara uğrayıp acı çeken kimseler idiler.

19.Ve herkes için işledikleri şeylerden, birtakım dereceler vardır. –Ve onlar haksızlığa uğratılmadan, Allah’ın onlara amellerini tam olarak ödemesi içindir.–

20.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kişiler ateş üzerinde yayılacakları gün: “Siz iğreti dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderdiniz, onlar ile yararlandınız, artık yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve hak yoldan çıkıcılık edip durduğunuzdan dolayı bu gün alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz!”

21.Âd’ın kardeşi Hûd’u da an! Hani o, Ahkâf’ta toplumunu uyarmıştı. –Kesinlikle o’nun önünde ve ardında [her yanında], “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyen uyarıcılar geçmişti.–

22.Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir” dediler.

23.Âd’ın kardeşi; Hûd: “ Şüphesiz o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir toplum olarak görüyorum” dedi.

24,25.Sonunda onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut hâlinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler, Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr… Sonunda o hâle geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız.

26.Ve andolsun ki Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık; size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular vermiştik. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir yarar sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.

27,28.Kesinlikle, Biz kendi komşularınız olan memleketleri değişime/ yıkıma uğrattık. Âyetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır/ uydurmakta oldukları şeydir.

29.Hani Biz gizli ajanlardan Kur’ân’ı dinlemek isteyen bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, Kur’ân’a hazır oldukları zaman, “Susun!” dediler. Sonra Kur’ân’ı dinleyince de birer uyarıcı olarak toplumlarına döndüler.

30-32.Onlar: “Ey toplumumuz! Şüphesiz biz Mûsâ’dan sonra indirilen ve sadece içinde konu edilenleri tasdik eden, hakka ve dosdoğru yola kılavuz olan bir kitap dinledik. Ey toplumumuz! Allah’ın davetçisine karşılık verin ve O’na iman edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azaptan kurtarsın. Her kim Allah’ın davetçisine karşılık vermezsee, bilsin ki, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değildir. Onun için Allah’ın astlarından yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın kimseler de yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içerisindedirler” dediler.

33.Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü oluşturan ve onları oluşturmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de güç yetiren olduğunu görmediler mi/ düşünemediler mi? Evet şüphesiz ki, O, her şeye gücü yetendir.

34.Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kimselerin ateş üzerine yayılacakları gün: “Bu, gerçek değil miymiş?” Onlar da: “Evet; gerçekmiş. Rabbimize andolsun!” dediler. Allah: “O hâlde bilerek reddedip durduğunuzdan/ inanmadığınızdan dolayı şimdi tadın azabı!” dedi.

35.Artık elçilerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma. Sanki onlar kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. Bu, bir tebliğdir. Artık hak yoldan çıkanlar topluluğundan başkası değişime/yıkıma uğratılır mı?

TAHLİL

Hâ [8],  مMîm [40].

Bundan evvel inmiş olan Casiye suresi gibi, bu sure de “ حHa” ve “م Mim” kesik harfleriyle başlamıştır.

Geçmişte “Ha, Mim” kesik harfleri ile ilgili olarak bir takım yakıştırmalar yapıldığını Duhan/1’in tahlilinde dile getirmiş, bu yakıştırmalarla ilgili detaya Gafir/1’in tahlilinde yer verildiğini dipnot olarak belirtmiştik. Bu nedenle, söz konusu yakıştırmalarla ilgili detayın yine aynı dipnottan okunmasını öneriyoruz.

2.Bu kitabın indirilişi, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah’tandır.

Mukatta’ [kesik] harflerle başlayan diğer sureler gibi, bu sure de Kur’an’a dikkat çekerek başlamaktadır. Casiye/2 ile birebir aynı olan bu ayette de yine, Kur’an’ın arkasındaki gücün mutlak galip olan, kesinlikle yenilmeyen ve yasalar koyan, her yaptığını sağlam yapan Allah olduğu vurgulanarak Kur’an’ı Peygamber’in uydurmadığı, dolayısıyla Allah’a boyun eğmekten ve O’nun koyduğu ilkelere uymaktan başka bir yol olmadığı mesajı verilmektedir.

3.Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri ancak “hak” ile ve “adı konmuş bir süre sonu” ile oluşturduk. Şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler ise uyarıldıkları şeylerden/ uyarılmaktan yüz çevirenlerdir.

Bu ayetlerde, evrenin yaratılış özelliklerine dikkat çekilerek insanoğluna evrenden dersler çıkarması gerektiği mesajı verilmektedir. Böylece evrende gözlenecek, araştırılacak ayetler [alâmetler, işaretler, kanıtlar] ile gerçek ilâhın tanınabileceğine, ispat edilebileceğine ve evrenin sonlu olduğunun keşfedilip kıyametin kopacağının bilinebileceğine işaret edilerek belli bir süre sonra yok edilecek olan evrene ne ölçüde bağlanılabileceğinin düşünülmesi istenmektedir. Bu ayet, ilerideki ayetler ile müşriklere yapılacak açıklamaların önsözü durumundadır.

Aynı mesajları toplu olarak Yunus/3- 8, Hıcr/85- 88’ de de görmüş idik:

Konumuz olan ayetin son bölümündeki “Şu inkâr eden kimseler ise uyarıldıkları şeylerden/uyarılmaktan yüz çevirenlerdir” ifadesiyle inkâr edenler hakkında zımnen şöyle denilmektedir: Bu inkârcılar başka tarafa yönelmekte, oyalanmakta ve o ‘Gün’e gere­ği gibi hazırlanmamaktadırlar. Kendilerine kitap indirilmiş, elçi gönderilmiş ama bütün bunlardan yüz çevirmiş durumdadırlar. Bunun akıbetini yakında bileceklerdir.”

4.De ki: “Allah’ın astlarından yakardığınız şeyleri gördünüz mü/ hiç düşündünüz mü? Onlar, yeryüzünden neyi oluşturmuşlar, bana gösterin. Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Eğer siz doğru kimseler iseniz bana Kur’ân’dan önce bir kitap veya bilgiden bir kalıntı getirin.”

Bu ayette, peygamberimizden inkârcılara yöneltmesinin istendiği soru biçimindeki kınayıcı ve uyarıcı açıklama ile inkârcıların akılsızlıkları, mantıksızlıkları ve sağlam bilgi ve belgeden yoksunlukları yüzlerine vurulmaktadır. Söz konusu soru, inkârcıların akıllarını başlarına almalarını sağlamaya yöneliktir.

Allah’ın astlarından yakardığınız şeyleri gördünüz mü? Onlar, yeryüzünden neyi yaratmışlar, bana gösterin” ifadesiyle müşriklerin sözde ilâhlarının yaratıcılık açısından ilâhlıklarının mümkün olmayacağı açıklanmıştır. “Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Eğer siz doğru kimseler iseniz bana bundan [Kur'an’dan] önce bir kitap veya ilimden bir eser [kalıntı] getirin” ifadesi ile de, müşriklerin “Biz o putlara, ibadete müstahak oldukları için tapmıyoruz; tam aksine, biz onlara Allah’ın bize onlara tapmamızı emretmiş olmasından dolayı tapıyoruz” gibi bir gerekçe öne sürmelerinin önüne geçilmektedir. Yani onlara “bir takım ilâhlar edinebilirsiniz” diye ne bir elçi gönderilmiştir, ne de kitap indirilmiştir. Yani ellerinde buna dair geçmişten kalma ne bir bilgi, ne de bir belge kalıntısı vardır.

5.Ve Allah’ın astlarından kıyâmet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Üstelik tapılan kimseler, o kimselerin yalvarışlarından habersizler de.

6.İnsanlar bir araya toplandığı zaman da taptıkları kimseler kendilerine düşmanlar oldular. Ve onların kendilerine tapmalarını kabul etmeyenler idiler.

Bu ayetlerde inkârcıların hem akılsızlıklarından dolayı bu dünyada düştükleri sapıklığın, hem de mahşerde karşılaşacakları kötü akıbetin mahiyeti hakkında bilgi verilmektedir. Ayetlere göre, Yüce Allah kıyamet gününde inkârcıların taptıkları o putları diriltecek, bu putlar ile onlara tapanlar arasında suçlayıcı ve mazeret bildirici bir karşılıklı konuşma gerçekleşecektir. Rabbimiz mahşerde gerçekleşecek bu sahneyi şimdiden naklederek hoş olmayan durumlarını inkârcılara peşin peşin bildirmekte ve onları kötü akıbetleri konusunda uyarmaktadır. Çünkü dünyadayken taptıkları o sözde ilâhlar onlar hakkında şöyle diyerek kendilerini savunacaklardır: “Biz hiç bir zaman onlara bize ibadet edin demedik. Bizim onların bize ibadet etmeleriyle hiçbir ilgimiz yoktur. Bu sapıklıklarının sorumlusu bizzat kendileridir. Dolayısıyla cezalarını da kendileri çeksinler.”

81.Ve onlar, kendileri için bir güç, şan, şeref olsun diye Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.

82.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O edindikleri ilâhlar, onların kulluklarını kabul etmeyecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır.

                                                                                                              (Meryem/81, 82)

25.Ve İbrâhîm dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi dışlayıp gözden çıkaracaktır. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan da yoktur.”

                                                                                                         (Ankebut/25)

63.Haklarında Söz gerçekleşen kimseler; “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz, Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler.

                                                                                                  (Kasas/63)

Ayetteki “Allah’ın astlarından kıyamet gününe kadar kendisine hiç bir cevap veremeyecek olan kimseler” ifadesi, hem cansız putları hem de İsa, Meryem, Üzeyr ve ilâh edinilmiş diğer insanları kapsamaktadır. Çünkü Arapçada bir belağat kuralı olan “Tağlip”[2] gereği, konumuz olan ayette “canlı” varlıklar da “cansız” varlıkları ifade eden “ ماma” edatı ile gösterilmiş ve tarafımızdan “kimseler” şeklinde meallendirilmiştir.

116-118.Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” Îsâ: “Sen arınıksın, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen, bunu kesinlikle bilmiştin. Sen, benim içimde/özümde olanı bilirsin, ben ise Senin zatında olanı bilmem. Şüphesiz Sen; görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği en iyi bilenin ta kendisisin! Ben, onlara sadece, Senin bana emrettiklerini; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. Ve ben, içlerinde olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen, beni vefat ettirdin; geçmişte yaptıklarımı ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı bir bir hatırlattırdın/ beni öldürdün, Sen, onları gözetleyenin ta kendisi oldun. Ve şüphesiz Sen, her şeye en iyi tanık olansın. Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar, senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapanın ta kendisisin” dedi.

                                                                                                    (Maide/116- 118)

15.De ki: “Karşılık ve gidilecek bir yer olarak bu mu daha iyidir yoksa Allah’ın koruması altına girmiş kişilere söz verilen sonsuzluk cenneti mi?” 16.Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. –Bu, Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı bir vaattir.–

17.Ve o gün Rabbin, onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da, “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der.

18.O sahte ilâhlar dediler ki: “Tüm noksanlıklardan arındırırız Seni. Senin astlarından yardım eden, yol, gösteren ve koruyan yakınlar edinmek bize yaraşmaz. Ama Sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Öğüt’ü/ Kitab’ı terk ettiler ve değişime/ yıkıma uğramaya giden bir topluluk oldular.”

19.İşte taptıklarınız sizi söylediklerinizde yalanladılar. Artık geri çevirmeye ve bir yardıma güç yetiremezsiniz. Ve sizden kim şirk koşarak yanlış; kendi zararına iş yaparsa, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız.

                                                                                                   (Furkan/16- 19)

40.Ve o gün Allah, onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.

41.Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim koruyucu, yol gösterici yakınımz Sensin. Tam tersi onlar gizli güçlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı” dediler.

42.Artık bu gün bazınız bazınıza yarar ve zarara malik olmaz. Ve Biz, ortak koşma inancına batmış o kişilere: “Tadın bakalım o kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını!” deriz.

                                                                                                   (Sebe’/40- 42)

7.Ve Bizim âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kimseler, kendilerine gelen “hak” için: “Bu apaçık bir büyüdür” dediler.

8.Ya da onlar, “Kur’ân’ı, Muhammed uydurdu” diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uydurmuşsam bana Allah’tan olacak şeye güç yetiremezsiniz; beni Allah gibi cezalandıramazsınız. O, sizin neyin içine atıldığınızı daha iyi bilir. Sizinle benim aramda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Mekkeli müşriklerin Kur’an için “Bu apaçık bir büyüdür” demeleri, aslında Kur’an’ın sıradan, alelade bir kelam olmadığının ve bir insan tarafından uydurulmuş olamayacağının bizzat o müşriklerce itiraf edilmesinden başka bir şey değildir.

Rabbimizin peygamberimize “De ki” diye emrederek müşriklere “Eğer onu ben uydurmuşsam bana Allah’tan olacak şeye güç yetiremezsiniz [beni Allah gibi cezalandıramazsınız]. O, sizin neyin içine atıldığınızı daha iyi bilir. Sizinle benim aramda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir”  şeklinde cevap vermesini istemesi de müşriklere akıllarını çalıştırmaları yönünde yaptığı uyarıcı bir çağrı mahiyetindedir.

Ne var ki, müşrikler Kur’an’ın beşer sözü olamayacağına dair zımnî itiraflarına rağmen vahyin hakikatini kabul etmemekte direnmişler ve değişik gerekçeler uydurarak sürekli vahye çamur atmaya kalkışmışlardır:

4.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan kimseler, “Bu Kur’ân, o’nun/ Muhammed’in uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.

5.Ve “O Kur’ân, yazılı duruma getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah-akşam/ sürekli kendisine okunmaktadır” dediler.

6.De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.”

                                                                                          (Furkan/4- 6)

Bu konuya ait detay daha evvel Furkan suresinin 4-6. ayetlerinin tahlilinde sunulmuştur.

9.De ki: “Ben elçilerden ilk ortaya çıkan biri değilim. Ve ben, bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tâbi oluyorum. Ve ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

10.De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer Kur’ân, Allah tarafından ise ve siz de onu bilerek reddetmişseniz, bununla birlikte İsrâîloğulları’ndan bir şâhit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız … Şüphesiz ki, Allah şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar topluluğuna kılavuzluk etmez.”

Kur’an’a inanmayan, beşer bir elçiyi kabul etmeyen müşrikler, bu ayetlerdeki uyarıcı mesajlarla düşünmeye davet edilmektedirler.

9. ayetteki ilk mesaj, Muhammed’in (as) elçi olarak ilk ortaya çıkan kimse olmadığı gerçeğidir. Ondan evvel de birçok elçi gelip geçmiştir. O, geçmişten beri gelen bu elçiler kafilesinin bir mensubudur. Dolayısıyla bunda yadırganacak bir yön yoktur. Ayrıca bu işe kendisi karar verip de elçi olmamıştır; Allah tarafından vahyedilmek suretiyle görevlendirilmiştir. Uyarıları da kendi adına değil, Allah adına yapmaktadır.

9. ayetin “Ve ben, bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum” cümlesindeki “bana ve size ne yapılacağı” ifadesindentüm dünya ve ahiret hallerini; “ilerde olacak galibiyet veya mağlubiyetler, nerede, ne zaman ve nasıl ölüneceği, din adına nelerin emredilip nelerin yasaklanacağı, müşriklerin iman edip etmeyecekleri, azap hemen gelir mi, ertelenir mi gibi hususları anlamamız mümkündür.

188.De ki: “Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye yetkin değilim. Ben eğer görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilseydim, elbette ben hayırdan çoğaltmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir topluma müjdeleyenim.”

                                                                                          (A’raf/188)

158.De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah’ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde kılavuzlandığınız doğru yolu bulmanız için Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden, Ümmî; Anakentli; Mekkeli Peygamber olan Elçisi’ne iman edin ve o’na uyun.”

                                                                                        (A’raf/158)

33.Allah, ortak koşanlar hoşlanmasa da, kendisini, Din’in; hepsinin üzerine çıkarması için Elçisi’ni, doğru yol kılavuzu ve hak din ile gönderendir.

                                                                                           (Tevbe/33)

33.Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.

                                                                                               (Enfal/33)

10.ayette ise  “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer o [Kur’an], Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğulları’ndan bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa …” denilerek müşriklere vahiy kültürüne sahip İsrailoğulları’ndan bazılarının Allah Resulünü tasdikleri, Kur’an’a inandıkları örneği verilmiş ve  “… siz de büyüklük tasladıysanız  … Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez” uyarısı yapılarak düşünmeye davet edilmişlerdir.

Dikkati çeken noktalardan biri de, 10. ayetteki şart cümlesinin cevabının mahzuf [düşürülmüş, açıkça söylenmemiş] olmasıdır. “… siz de büyüklük tasladıysanız  …”ifadesiyle biten şart cümlesindeki söz akışına göre, hazf edilen cevabın:

  • “hiç şüphesiz sizler, hüsrana uğrayanlardan olmuşsunuzdur”,
  • “sizler hidayete erenler değil, aksine sapıtmış kimseler olursunuz”, ya da
  • “kendinize zulmetmiş olmaz mısınız?” şeklinde takdir edilmesi mümkündür

2-4.Allah, gökleri gördüğünüz şekilde, direkler olmadan yükselten, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, güneşe ve aya boyun eğdiren/varlıkların yararlanacağı özelliklerde yaratan Zat’tır. –Hepsi adı konmuş bir süre sonuna akıp gidiyor.– O, işi yönetir, Rabbinize kavuşacağınız güne kani olursunuz diye âyetleri ayrıntılı olarak açıklar. Ve O, arzı uzatan, orada sabit dağlar ve ırmaklar oluşturandır. Ve O, orada bütün meyvelerden iki eş yaptı. O, geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda iyiden iyiye düşünen bir toplum için alâmetler/ göstergeler vardır. Ve O, yeryüzünde bir tek su ile sulanan birbirine komşu kıtalar, üzümlerden bahçeler, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar oluşturandır. Ve Biz, meyvelerinde, kokularında, tatlarında onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kılıyoruz. Şüphesiz aklını kullanan bir toplum için bunda birtakım alâmetler/ göstergeler vardır.

                                                                                       (Ra’d/2-4)

52.De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer Kur’ân, Allah katından olup da sonra siz bu gerçeği örtbas etmişseniz… Kendisi uzak bir ayrılığın içinde bulunan kimseden daha sapık kim olabilir?”

                                                                                       (Fussılet/52)

7.Ve Biz Mûsâ’nın anasına vahyettik: “Onu emzir. Eğer o’nun için korkarsan o’nu nehre bırakıver, korkma ve üzülme. Şüphesiz Biz o’nu sana döndüreceğiz ve kendisini elçilerden biri yapacağız.”

                                                                                           (Kasas/7)

Aynı ayette konu edilen “… İsrailoğulları’ndan bir şahit”in kimliği ile ilgili olarak klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Birinci Görüş: Bu, ekseri ulemanın benimsediği görüş olup, bu şahit Abdullah b. Selâm’dır. Keşşaf sahibi şunu rivayet etmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s) Medine’ye gelince, Abdullah b. Selam, Hz. Peygamber (s.a.s)’in yüzüne baktı. Böylece bu yüzün yalancı bir yüz olmayacağını anladı, bu hususta tefekkürde bulundu. Neticede onun beklenen peygamber olduğu kararına vardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)’e “Ben sana sadece peygamberlerin bilebileceği şu üç şeyi soracağım” dedi:

a- “Kıyamet alâmetlerinin ilki nedir?

b- Cennetliklerin yiyeceği ilk yiyecek nedir?

c- Çocuk babasına mı, anasına mı çeker?..”

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: “Kıyamet alametlerinin ilki, insanları doğudan batıya doğru süren, batıda toplayan ateştir. Cennet ehlinin yiyeceği ilk yiyecek ise balık ciğerinin fazlasıdır. Çocuğa gelince, erkeğin suyu daha önce gelirse, çocuk erkeğe; kadının suyu daha erken gelirse, çocuk anneye çeker, benzer.” Bunun üzerine Abdullah b. Selâm: “Ben senin şüphesiz Allah’ın Resulü olduğuna şehâdet ederim” dedi ve sözüne şunları ekledi: “Yahudiler iftiracı bir toplumdur. Eğer onlar, sen beni onlara sormazdan önce, benim İslâm olduğumu anlarlarsa, bana senin yanında iftirada bulunurlar.” Derken, Yahudiler gelince, Hz. Peygamber (s.a.s) onlara “Aranızdaki Abdullah, nasıl bir kimsedir?” diye sordu. Onlar da “Bizim en iyimizdir, en iyimizin oğludur, efendimizdir, efendimizin oğludur, en bilginimizdir ve en bilginimizin oğludur” dediler. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s), “Ya Abdullah müslüman olursa, ne dersiniz?” deyince, onlar, “Allah, onu bundan korusun” dediler. Derken, Abdullah huzura çıktı ve “Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed (s.a.s)’in Allah’ın Resulü olduğuna şehâdet ederim” dedi. Bunun üzerine onlar, “O bizim en kötümüz ve en kötümüzün oğludur” dediler ve Abdullah’ın hakkını ketmettiler [değerini gizlediler]. Bunun üzerine Abdullah, “Ey Allah’ın Resulü, işte benim korktuğum buydu” dedi. Sa’d b. Ebî Vakkas da: “Ben, Hz. Peygamber (s.a.s)’den, Abdullah b. Selâm hariç, yeryüzünde yürüyen hiç kimse için, onun cennetliklerden olduğunu söylediğini duymadım. Ayetteki “İsrailoğulları’ndan bir şahit de buna şahitlik etti” ifadesi de onun hakkında nazil olmuştur” demiştir.[3]

Bil ki, Şa’bî, Mesrûh ve bir kısım âlim, bu ayette bahsedilen “Şâhid”in, Abdullah b. Selâm olduğunu kabul etmeyip şöyle derler: “Çünkü Abdullah b. Selâm’ın müslüman oluşu Medine’dedir ve Hz. Peygamber (s.a.s)]’in vefatından iki yıl öncesine rastlar. Bu sûre ise Mekkîdir. Binaenaleyh, Mekkî olan bu ayeti, Hz. Peygamber (s.a.s)’in, Medine’de yaşadığı yılların sonunda vuku bulmuş bir hâdiseye hamletmek nasıl mümkün olur?” Kelbî, bu görüşe şu şekilde cevap vermiştir: “Sûre Mekkîdir, ama bu ayet Medenîdir. Çünkü ayetler nazil oluyor ve Hz. Peygamber (s.a.s) de bu ayetleri belli surelerin belli yerine koymakla emrolunuyordu. Binaenaleyh bu ayet de Medine’de nazil oldu, ama Hak Teâlâ peygamberine bunu bu Mekkî surenin, işte bu yerine koymasını emretmiştir.”[4]

Müfessirlerin çoğu, “Bu şahitten maksat Hz. Abdullah b. Selâm’dır” demişlerdir. Çünkü o, Medine-i Münevvere’deki en meşhur Yahudi âlimiydi.

Hicretten sonra Allah Rasulü’ne iman ederek müslüman olmuştur. Bu hadise Medine’de meydana geldiğinden müfessirlerin kavline göre bu ayet Medenîdir. Bu şekildeki yorumun kaynağı Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın açıklamasıdır. O’na göre bu ayet Hz. Abdullah b. Selam hakkında nazil olmuştur. [Buhari, Müslim, Nesai, İbn Cerir] Ve aynı kaynağa dayanarak İbn Abbas, Mücahid, Katade, Dahhak, İbn Sirin, Hasan Basri, İbn Zeyd, Avf b. Malik el-Eşci’ gibi pek çok büyük müfessir bu görüştedirler. Diğer taraftan İkrime, Şa’bi ve Masruk “Bu ayet Abdullah b. Selâm hakkında olamaz, çünkü bütün sure Mekkîdir. Mekke’de nazil olmuştur” demektedirler. İbn Cerir et-Taberî de aynı görüşe katılarak şöyle söylüyor: “Yukarıdaki bu hitabet silsilesinin muhatabı Mekke müşrikleridir. Daha sonraki ayetlerden de anlaşılıyor ki, hep Mekkeli müşrikler muhataptır. Bu siyak ve sibak içerisinde, Medine’de nazil olmuş bir ayetin tek başına buraya girmesi düşünülemez.” Daha sonraki müfessirler bu ikinci görüşü tercih ederlerken Sa’d b. Ebi Vakkas’ın rivayetini de inkâr etmemekteler. Hz. Sa’d, eskilerin âdetine göre bu ayetin tam tamına İbn Selam’a uygun düştüğü mealinde konuşmuştur. Bu sözden, bu ayetin İbn Selam’ın iman etmesi üzerine nazil olduğu çıkarılamaz. Ne var ki, bu ayet gerçekten de tam olarak onun tavsifine uygun düşmektedir.

Zahiren ikinci görüşün daha doğru olduğu anlaşılmaktadır. O zaman şöyle bir soru akla gelir: “Bu şahitten maksat kimdir?” İkinci görüşe sahip olan bazı müfessirler bunun Musa (a.s) olduğunu söylemekteler. Ama bir sonraki “O iman etmiş ve siz kibir içindesiniz” cümlesi böyle bir yorumla hiç de uyum sağlamamaktadır. En doğru izah, müfessir Nisaburî ve İbn Kesir’indir. Yani bunlar: “Burada şahitten belirli bir şahıs kastedilmemektedir. Bundan maksat İsrailoğulları’ndan sıradan bir şahıstır” demişlerdir. Allah’ın buyruğunun maksadı şudur: Kur’an-ı Kerim size şimdi sunulmaktadır, bu ilk karşılaştığınız yeni bir şey değildir ki böyle bir şeyi ilk defa görüyoruz diye mazeret ileri sürebilesiniz. Bundan önce de bu gibi talimatlar İsrailoğulları’na vahiy yoluyla Tevrat ve diğer semavi kitaplar şeklinde gelmiştir. Onları sıradan bir insan bile kabul etmişti. Allah’ın kendi talimatlarını yalnızca vahiy vasıtasıyla gönderdiğini sıradan bir insan bile kabul etmiştir. Onun için vahiy ve onun getirdiği talimatların acayip ve anlaşılmaz bir şey olduğunu iddia edemezsiniz.[5]

Bizim kanaatimiz de ayetteki “şahit” ifadesiyle herhangi bir şahsın kastedilmediği yönündedir. Ayette söz konusu edilen tanık, geleceği Tevrat ve İncil’de haber verilen peygambere dair bilgilerden hareketle, Resulullah’ı gözlemleyen, Kur’an’ı inceleyen her İsrailoğlunun bu hakikate tanık olacağı anlamındadır.

Yukarıdaki nakiller dikkate alındığında bu ayetin Medeni olarak kabulü makul görünmektedir. Ne var ki, ayet, bulunduğu pasajla da son derece uyumludur. Ayrıca Mekke civarında Ehlikitap’tan birçok kimsenin varlığı ve Ehlikitap’a Mekki surelerde de değinilmiş olması, söz konusu ayetin Mekkî olduğunu kanıtlar niteliktedir.

53.Ve onlara o Söz [vahy/Kur’ân] okunduğu zaman onlar, “Biz, ona inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz, ondan önce müslüman olanlardık” dediler.

                                                                                                 (Kasas/53)

17.Ve Biz Nûh’tan sonraki nesillerden nicelerini değişime/ yıkıma uğrattık. Ve kullarının günahlarını hakkıyla haberdar olan ve en iyi gören olarak Rabbin yeter.

                                                                                                (İsra/107, 108)

199.Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah’a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah’a samimiyetle saygı duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

                                                                                                       (Al-i Imran/199)

64.De ki: “Sizi ondan ve her sıkıntıdan Allah kurtarır. Sonra da siz ortak koşarsınız. 

114.Ve O, size Kur’ân’ı ayrıntılı/hak-bâtıl ayrılmış olarak indirdiği hâlde, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?” Ve kendilerine Kitap verdiğimiz şu kişiler, Kur’ân’ın şüphesiz Rabbinden hak ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen onların bu kitabın Allah tarafından indirildiğini bildikleri hususunda sakın şüphecilerden olma.

                                                                                                         (En’am/64, 114)

11.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişiler, iman etmiş kişiler için: “Eğer bir hayır, çıkar olsaydı, onlar, ona bizim önümüze geçemezlerdi; önce biz mü’min olur çıkarı biz alırdık” dediler. Bununla kılavuzlandıkları doğru yola girmeyince de: “Bu eski bir uydurmadır” diyeceklerdir.

12.Kur’ân’dan önce de bir önder ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı vardı. İşte bu Kur’ân da, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseleri uyarmak, iyilik-güzellik üretenleri müjdelemek için Arap lisanı üzerine/ en mükemmel ifade diliyle doğrulayan bir kitaptır.

Mekkeli müşriklerin kibirleri nedeniyle Kur’an’dan kaçtıklarının, Resulullah’a meyletmediklerin dile getirildiği bu ayetlerde, onların “Bu, uydurmadır” deyip işin içinden çıkamayacakları, elçilik görevinin ve kitap indirmenin eskiden beri -Musa örneğinde olduğu gibi- “Sünnetüllah [Allah’ın insanlığa uyguladığı yasası]” olarak devam ettiği hatırlatılarak aslında bunu Mekkelilerin de kabul ettiği onların yüzlerine vurulmaktadır.

Ayette “Eğer bir hayır olsaydı onlar, ona bizim önümüze geçemezlerdi” diye ifade edilenler, Ammâr, Suheyb ve İbn Mes’ud gibi fakir, gariban kimselerdir. Şımarıklar bu genç ve maddi yönden yoksul olan müminlere bakarak, akılları sıra çevrelerine: “Eğer bu din, iyi, güzel ve hayırlı bir şey olsaydı, gençler, yoksullar bunu kabullenmede bizi geçemezlerdi. Onlardan önce biz Müslüman olurduk. Nasıl olur ki, bir kaç tecrübesiz genç ve aşağı sınıftan birkaç köle bunu makul olarak görür de, bizim ileri gelenlerimizden akıllı, dünya görmüş ve tecrübelerine, zekâlarına herkesin itibar ettiği kişiler görmez? O halde Muhammed’in (as) sıradan halkı inandırmak gayreti içerisinde oluşu da bu davette muhakkak bir yanlışlık olduğunu ve bu yüzden de kavmin ileri gelenlerinin bunu kabul etmediğini göstermektedir. O halde siz de ondan uzak durun” diye propaganda yapmaktaydılar.

Ayrıca bu ayet ile ilgili olarak “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında şu nakiller de yer almaktadır:

Rivayet edildiğine göre, Cüheyne, Müzeyne, Eslem ve Gıfâr kabileleri müslüman olunca, Âmir, Gatafan, Esed ve Eşca’ kabileleri, “Eğer bu din, iyi, güzel ve hayırlı bir şey olsaydı, kuzularımızın çobanları olan bu kabileler bizden önce ona girmezlerdi” demişlerdir.

Rivayet olunduğuna göre, Hz. Ömer’in bir cariyesi müslüman olmuş ve henüz müslüman olmamış olan Ömer de onu yoruluncaya kadar dövüp dururmuş ve “Eğer yorulmasaydım daha fazla döverdim” dermiş. Bunun üzerine Kureyş kâfirleri, “Eğer Muhammed (s.a.s)’in davet ettiği din hak olsaydı, bu câriye bizden önce o dine giremezdi” dediler.[6]

Bu bahane ilk kez Mekke müşriklerince ileri sürülmüş değildir. Nuh peygamberden bu yana bütün müşriklerin uygulaya geldikleri bir politik tavır ve bahanedir.

27.Buna karşılık, toplumunun kâfirlerinin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolanlarının ileri gelenleri: “Biz seni sadece bizim gibi sıradan bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan/ ayak takımımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Tam tersine biz, sizi yalancılar sanıyoruz” dediler.

                                                                                                     (Hud/27)

Onların bu bahanelerine karşılık, Yüce Allah da bu konuda elçisine şu talimatları vermiştir.

52.Ve Allah’ın rızasını dileyerek sabah-akşam; sürekli Rablerine dua eden kimseleri kovma! Onların hesabından sana hiçbir sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara hiçbir şey yoktur. Ki onları kovarsan yanlış; kendi zararlarına iş yapanlardan olursun!

53.Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu?!” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile böyle ateşlere sürükledik, imtihan ettik. Allah, kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenleri daha iyi bilen değil midir?

                                                                                                     (En’am/52, 53)

113,114.Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah’ın âyetlerini okurlar. Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar.

                                                                                        (Al-i Imran/113, 114)

13.Şüphesiz işte şu: “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru olan kişiler üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

14.İşte onlar cennet ashâbıdırlar. İşlemekte olduklarına karşılık orada sonsuz olarak kalacaklardır.

Müşriklere gerekli uyarılar yapılıp gayet makul cevaplar verildikten sonra, şirkten kurtulup Allah’a teslim olmanın, tek ve yegâne Rabb olarak Allah’ı tanımanın getireceği sonsuz nimete dikkat çekilmiştir.

62.Şüphesiz şu, iman etmiş kişiler, Yahûdileşmiş kişiler, Nasrâniler ve Sabiîler/doğal dindarlar; her kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder ve sâlihi işlerse, artık Rableri katında bunlar için ecirleri vardır. Bunlara bir korku yoktur. Bunlar mahzun da olmayacaklar.

                                                                                                (Bakara/62)

122.Ve iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimseler de; Biz onları, Allah’ın gerçek bir vaadi olmak üzere, içinde sonsuz kalıcılar olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Ve sözce Allah’tan daha doğru kim olabilir?

123.Bu iş, sizin kuruntularınızla ve Kitap Ehlinin kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah’ın astlarından bir yol gösterici, koruyucu yakın ve iyi bir yardımcı bulamaz.

124.Ve erkekten veya kadından, kim mü’min olarak düzeltmeye yönelik işler yaparsa, artık işte onlar, cennete girerler. Ve hurma çekirdeğinin sırtındaki çukur kadar haksızlığa uğratılmazlar.

                                                                                                  (Nisa/122- 124)

30-32.Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci âyetler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir.”

                                                                                                 (Fussılet/30- 32)

49,50.Ve göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve doğal güçler, kibirlenmeden Allah’a boyun eğerler. Kendilerinin üstündeki Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.

                                                                                                  (Nahl/49, 50)

62,63.Açın gözünüzü! Allah’ın yakınlarına, yardımcılarına –ki onlar inanan ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselerdir– kesinlikle kaygı yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.

                                                                                               (Yunus/62, 63)

15.Ve Biz insana, ana ve babasına iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi yükümlülük olarak ulaştırdık. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı/ doğurdu. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır. Sonunda insan, olgunluk çağına ulaştığı ve kırk seneye geldiğinde: “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine karşılık ödememi ve Senin hoşnut olacağın sâlihi işlememi sağla. Benim için soyumun içinde düzeltmeler yap/sâlih kimseler ver. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz müslümanlardanım” dedi.

16.İşte bilgeleşmiş, bilinçlenmiş bu kimseler, vaat olunup durdukları doğru bir vaat olarak ve kendileri haksızlığa uğratılmadan, Allah’ın onlara amellerini tam olarak ödemesi için kendilerinden, yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve cennet ashâbı içinde kötülüklerden koruyacağımız kimselerdir.

17.Ve anasına-babasına: “Öf size! Siz beni, benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken çıkarılmakla/ öldükten sonra dirilmekle mi tehdit ediyorsunuz?” diyen kimse… Ve anası-babası, Allah’a yalvararak: “Yazık sana! Gel iman et, şüphesiz ki, Allah’ın vaadi gerçektir” der. Sonra da o: “Bu Kur’ân, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” der.

18.İşte anası-babası ile inanç çatışması olan, âhirete inanmayan çocuklar, kendilerinden önce gelip geçmiş olan bilinen-bilinmeyen tüm kesimden önderli toplumlar içerisinde aleyhlerinde Söz hak olmuş kimselerdir. Şüphesiz onlar, gerçekten kayba/ zarara uğrayıp acı çeken kimseler idiler.

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, aile ilişkilerine, hukuka ve aile içi eğitime dikkat çekmiştir. Ayetlerde olgun, akıllı çocuk ile aklını kullanmayan asi çocuk örnek verilerek bu ikisinin Allah’a ve anne-babalarına karşı tutumları belirtilmekte ve uyarıda bulunulmaktadır. Ayrıca insanın anne-babasına ihsanda bulunması tavsiye edilmektedir.

Ana-baba ve çocuk deyiminden sadece analık-babalık ve evlatlık anlaşılmamalıdır. O dönemde okulların bulunmadığı, bu nedenle de ana-babanın aynı zamanda bir öğretmen, eğitmen; evladın da bir öğrenci olduğu unutulmamalıdır.

15. ayetteki “Anası, onu, zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı [doğurdu]. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır” ifadesi, ana hakkının baba hakkından daha büyük olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Rabbimiz, bu ifadede anayı özellikle zikrederek onun çocuk yüzünden çektiği zahmet ve meşakkati vurgulamıştır.

Ayetteki “Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır” ifadesi, hamileliğin başlaması ile çocuğun sütten kesilmesi arasındaki süreye işaret etmektedir.  İnşallah bu ifadeye Bakara/223’te detaylı olarak değinilecektir.

YİĞİTLİK/OLGUNLUK ÇAĞI

Ayette geçen “ اشدّEşüdd [yiğitlik/olgunluk] Çağı” ile ilgili olarak onsekiz yaş”,  “otuzüç yaş” ve “kırk yaş” gibi görüşler ileri sürülmüştür. Ancak Rabbimiz bu konuda herhangi bir rakam vermemiştir. “Eşüdd’ün [olgunluk/yiğitlik yaşının]” kişiden kişiye, yöreden yöreye, ortamdan ortama değişeceği bir gerçektir. Bizim kanaatimize göre, bu yaş toplum idaresinin bilirkişi raporları doğrultusunda karar vereceği reşitlik yaşıdır.

5.Ve Allah’ın, ayakta kalmanız için size vermiş olduğu mallarınızı bu aklı ermezlere/ henüz reşit olmamış yetimlere vermeyiniz. Ve onları o mallarda rızıklandırın ve onları giyindirin. Ve onlara örfe uygun/herkesçe iyi olduğu kabul edilen söz söyleyin.

6.Ve bu yetimlerinizi nikâha ulaşıncaya kadar sıkı bir eğitim vererek olgunlaştırınız. Sonra da eğer kendilerinde rüşt/erginlik çağına ulaşmışlık hissederseniz, mallarını kendilerine hemen teslim ediniz. Onlar büyüyecekler diye onların mallarını saçıp savurup yemeyin de. Ve kim zengin ise artık o iffetli davransın. Kim de fakir ise artık o da örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekilde yesin. Sonra da yetimlerin mallarını kendilerine teslim ettiğiniz zaman onlar üzerine şâhit tutunuz. Hesap sorucu olarak da Allah yeter.

                                                                                (Nisa/5, 6)

Ayette “ اشدّeşüdd” ve “kırk sene” ifadeleri birbirine bağlı değildir. İki ifadeyi bir araya getiren, mutlak cem ifade eden “ وvav” bağlacıdır. O nedenle insanın yiğitlik/olgunluk yaşına erişmesi ayrı bir şey; kırk yaşına erişmesi ise başka bir şeydir.

Kırk yaştan sonra bedensel fonksiyonlar ve şehvet, hırs, kin gibi duygu ve dürtüler zayıflamaya; akıl, muhakeme, merhamet, şefkat, tecrübe gibi zihinsel fonksiyonlar ise artmaya başlar. Kırk yaş, buluğ yaşı değil “bilgeliğin başlama yaşı”dır.

Nitekim kişi kırk yaşına varınca, “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salihi işlememi sağla. Benim için soyumun içinde düzeltmeler yap [salih kimseler ver]. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz teslim olanlardanım” şeklinde dualar etmeye başlamaktadır. Sadece yiğitlik çağı bu bilince yetmemekte, kişi ancak bilgeleşmeye başladığı zaman bu tür dualara yönelmektedir.

15. ayetin iniş sebebi olarak Razi şu görüşü ileri sürmüştür:

Nüzul Sebebi: Hz. Ebu Bekir

Vahidî, İbn Abbas’tan ve pek çok kimse de önceki ve sonraki müfessirlerden bu ayetin Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a) hakkında nazil olduğunu naklederek şöyle demişlerdir: “Bunun delili, Allah Teâlâ’nın, bu ayette hamilelik ile sütten kesilme müddetinin, bu hususlarda insanların farklılık arzetmeleri sebebiyle, bazen daha az, bazen de daha fazla olabilecek belli bir miktar ile sınırlamasıdır. Binaenaleyh, bu sınırlamanın, o kimsenin durumunu dile getirme olduğunun söylenebilmesi için, bu ifadeden tek bir şahsın kastedilmiş olması gerekir. Binaenaleyh, hamilelik süresi ile sütten kesilme süresi bu kadar olan şahsın, Ebû Bekir olması mümkündür.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu insanın vasfı hakkında, “Nihayet o, delikanlılık çağına erdiği ve kırk yaşma vardığı zaman, şöyle der: ‘Ya Rabbî, hem beni, hem de ana-babamı nimetlendirdiğin için şükretmemi … bana ilham et’ dediğini nakletmiştir. Her insanın bu sözü söylemediği malumdur. Binaenaleyh, bu ayetten, bu sözü söyleyen belli bir kimsenin kastedilmiş olması gerekir. Hz. Ebû Bekir (r.a), bu sözü, bu yaşa yakın bir zamanda söylemiştir. Çünkü Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber (s.a.s)’den iki küsur yaş daha küçüktür. Hz. Peygamber (s.a.s) kırk yaşında peygamber olmuştur. Hz. Ebû Bekir de kırka yakın bir yaştaydı. Dolayısıyla Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber (s.a.s)’i tasdik ve ona iman etmiştir. Bu anlattığımızla, bu ayetlerin, kendilerinden Hz. Ebû Bekir’in kastedilmesinin uygun ve elverişli oldukları sabit olmuş olur. Böyle bir uygunluk sabit olunca da, biz diyoruz ki: Biz, bu ayetten kastedilenin Hz. Ebû Bekir olduğunu iddia ediyoruz. Bu iddianın delili de, Cenâb-ı Hakk’ın, bu ayetin sonundaki  “İşte bunlar -ki cennet yârânı içindedirler- işlediklerinin en güzellerini kabul edeceğimiz, günahlarını bağışlayacağımız kimselerdir” ifadesidir ki, bu da, bu ayetten kastedilenin insanların en üstünü olduğuna delâlet eder. Çünkü Allah’ın, amellerinin güzelini kabul edip günahlarını bağışladığı kimsenin insanların üstünlerinden ve ulularından olması gerekir. Ümmet, Allah’ın resulünden sonra insanların en üstününün ya Hz. Ebû Bekir, ya da Hz. Ali olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu ayetten Ali İbn Ebî Talib (r.a)’in kastedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü bu ayet ancak bu sözleri delikanlılık çağına vardığında ve kırk yaşına yaklaştığında söyleyen kimseye uygun düşer. Hâlbuki Ali İbn Ebî Talib böyle değildir. Çünkü o, çocukluk süresine yakın bir zamanda iman etmiştir. O halde, bu ayetten kastedilenin Hz. Ebû Bekir olduğu sabit olmuş olur. Allah en iyisini bilendir

Nesli Islah

Cenâb-ı Hakk’ın “Soyum-sopum hakkında da benim için, salah nasib et” ifadesine gelince, yine İbn Abbas bu hususta şöyle der: “Ebû Bekir’in, erkek-dişi ne kadar çocuğu varsa, hepsi iman etmiştir. Yine, Ebû Bekir müstesna, sahabeden, ana-babasının ve oğlan-kız bütün çocuklarının müslüman olması, başka hiç kimseye nasib olmamıştır.[7]

Yukarıda 16. ayetin teknik olarak bir öğesi olan 19. ayetteki “ve onlar zulmedilmeden, O’nun [Allah], onlara amellerini tam olarak ödemesi için” ifadesini ayet daha iyi anlaşılsın diye birleştirmiş bulunuyoruz. Bu ifade, iyi insanların yaptığı iyiliklerde karşılıksız, kötü insanların da yaptığı kötülüklerde cezasız kalmayacağını bildirmektedir. Eğer iyi bir insan, yapmış olduğu iyiliklerin ecirlerinden mahrum kalır veya hak ettiğinden daha azını alırsa; ya da inkârcı bir insan, işlediği günah ve cürümlere karşılık hak ettiği cezayı görmez ya da hak ettiğinden fazlasını bulursa, her iki durum da “zulüm” olacağı için Yüce Allah asla kullarına zulmetmez.

8.Ve Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını yükümlülük olarak ulaştırdık. Eğer o ikisi, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için zora koşarlarsa, artık o ikisine itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.

9.İman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimseleri de, kesinlikle onları sâlih kişiler içine katacağız.

                                                                                 (Ankebut/8- 9)

151.De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri tabulaştırdığını; dokunulmaz kıldığını okuyayım:

‘Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızı,

ana babaya iyilik yapmanızı- güzel davranmanızı,

fakirlik endişesiyle / fakirleştiriliriz korkusuyla çocuklarınızı öldürmemenizi, – Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz.-

kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmamanızı,

haksız yere, Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmemenizi, -İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.- 

                                                                                           (En’am/151)

23,24.Ve senin Rabbin kesin olarak, Kendisinden başkasına kul olmamanızı, anne ve babayı iyileştirmeyi- güzelleştirmeyi karar altına aldı. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “Öf” deme, onları azarlama; onlara çok duyarlı davran. Ve ikisine de onurlu, tatlı ve güzel söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten eğitip görgülü biri olarak yetiştirdikleri gibi, onlara rahmet et.”

                                                                                         (İsra/23, 24

Ve Lokman/14, 15, Bakara/129, İbrahim/35- 41, Meryem/4- 6, A’raf/189, Furkan/74.

17.ayette “-Ve anasına- babasına: ‘Öf size! Siz beni, benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken çıkarılmakla [öldükten sonra dirilmekle] mı tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimse” ifadesiyle sanki özel birisine değinilmektedir. Anlaşılan o ki, insanlardan biri kıyameti, ahireti yalanlamakta, anası-babası da onu inandırmak için çaba harcamaktadır.

Bu ayetle ilgili olarak “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında şu nakiller mevcuttur:

Bu ayet, Abdurrahman b. Ebû Bekir (r.a) hakkında nazil olmuştur. Bu görüşü benimseyenler şöyle demişlerdir: Abdurrahman’ın ebeveyni onu İslâm’a davet etmişler ama o diretmiş ve “üff size!” demişti. Bu görüştekiler, görüşlerinin doğruluğuna da şu şekilde delil getirmişlerdir: Muaviye, halkın, oğlu Yezid’e biat etmelerini temin konusunda Mervan’a mektup yazınca Abdurrahman b. Ebî Bekir: “Siz Herakliyus [Bizans] sistemini yerleştirmek istiyorsunuz. Ne o, siz çocuklarınız lehine biat mi istiyorsunuz?” demişti. Bunun üzerine Mervan, “Ey insanlar, Abdurrahman, Allah Teâlâ’nın, hakkında, “Ana ve babasına, ‘Öf size…’ diyen kimse”dir” dedi.[8]

Böyle bir olay her ne kadar bu ayetle irtibatlandırılmış olsa da, ayette belli bir şahıs kastedilmeyip bu karakterde olan her kişi kastedilmiştir. Açıktır ki, bu karaktere sahip, her devirde ve her yerde çokça insan bulunabilir.

18.ayette geçen “… ümmetler içerisinde aleyhlerinde Söz hak olmuş kimseler” ifadesindeki “Söz”, Rabbimizin “Ant olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım (Sad/84, 83; Secde/13)” sözüdür. Bu konu “Söz’ün Gerçekleşmesi” başlığı altında Ya Sin suresinin tahlilinde ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

19.Ve herkes için işledikleri şeylerden, birtakım dereceler vardır. –Ve onlar haksızlığa uğratılmadan, Allah’ın onlara amellerini tam olarak ödemesi içindir.–

Bu ayette Rabbimizin adaleti ve lütufkârlığı ortaya konulmuştur. Mümin olsun, kâfir ol­sun, cinlerden olsun, insanlardan olsun, her bir kişinin kıyamet gününde Allah nezdinde amellerine göre dereceleri vardır. Cehennemliklerin dereceleri aşa­ğı doğru, cennetliklerin derecesi ise yukarı doğrudur.

Bu ayetin son bölümü olan “Ve onlar zulmedilmeden, O’nun [Allah], onlara amellerini tam olarak ödemesi içindir.-” ifadesi “ وve” bağlacı ile gelmiştir. Bunun anlamı, bu ifadenin daha önce dile getirilen bir yargının ikinci bir gerekçesi olduğudur. Ayetin birinci cümlesine bakıldığında, “ وve” bağlacının bağlanacağı bir ifadenin bulunmadığı görülmektedir. Bizim kanaatimize göre, ayetin ikinci cümlesi olan bu ifade, 16. ayetteki “vaat olunup durdukları doğru bir vaat olarak” cümlesine atfedilmelidir.  Biz de 16. ayeti bu ifade ile birlikte vermiş bulunuyoruz.

20.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kişiler ateş üzerinde yayılacakları gün: “Siz iğreti dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderdiniz, onlar ile yararlandınız, artık yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve hak yoldan çıkıcılık edip durduğunuzdan dolayı bu gün alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz!”

Bu ayette, inanmadan, şükretmeden yaşayanları ahirette bekleyen akıbet ortaya konulmuştur. Onlara: Siz iğreti hayatınızda bütün güzel şeyleri; gençliğinizi, servetinizi, sağlığınızı, bol rızkı, güç ve kuvvetinizi, rahatınızı ve zevkinizi giderdinizonlar ile yararlandınız, artık, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve fasıklık etmiş olduğunuzdan dolayı bu gün alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz, artık fırsatı kaçırdınız!” denilecektir. Onların ahırette saltanatları bitmiş olacaktır. Onlar dünyada sürdükleri sefalarla kalacaklardır.

21.Âd’ın kardeşi Hûd’u da an! Hani o, Ahkâf’ta toplumunu uyarmıştı. –Kesinlikle o’nun önünde ve ardında [her yanında], “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyen uyarıcılar geçmişti.–

22.Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir” dediler.

23.Âd’ın kardeşi; Hûd: “ Şüphesiz o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir toplum olarak görüyorum” dedi.

24,25.Sonunda onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut hâlinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler, Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr… Sonunda o hâle geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız.

26.Ve andolsun ki Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık; size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular vermiştik. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir yarar sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.

Bu ayet grubunda, tarihi bir örnek ve belge olarak, yaşantıları, inançları, tavırları Mekke müşriklerine çok benzeyen, güç kuvvet açısından onlardan daha ileride olan Ad kavmi konu edilmektedir.

Ayette “Âd’ın kardeşini [Hud’u] de an!” denilmiştir. Kardeş ifadesiyle  din kardeşliği değil, nesep kardeşliği ifade edilmektedir.

“الاحقاف Ahkaf”, Ad kavminin yurdu olup büyük kumluklar demektir. “  حقف hıkf” sözcüğünün çoğu­ludur. “Hıkf”, dağ seviyesine ulaşmamakla birlikte uzunlamasına devam edip giden ve eğrilip bükülen büyük kum tepeleri demektir. Çoğulu “ ححقافhikaf”, “ احقافahkaf” ve “ حقوفhukuf” gelir.[9]

“Ahkaf”ın coğrafi olarak neresi olduğu konusunda klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Katade dedi ki: Bunlar Şihr denilen yerdeki yüksekçe tepelerdir. Şihr, Aden’e yakın bir yerdir. Umman Şihr’i ya da Uman Şehr’i denilir. Bu ise Um­man ile Aden arasındaki deniz sahilidir. Yine ondan nakledildiğine göre, bi­ze Ad kavminin Yemende birtakım kabileler olduğu zikredilmiştir. Bunların bulundukları yer kumluk olup denize bakardı ve buraya Şihr denilirdi.

Mücahid dedi ki: Burası Ahkaf diye adlandırılan Hisme topraklarından bir yerdir. Hisme ise etrafları yumuşak, hemen hemen tepelerinden toz bulutu­nun ayrılmadığı oldukça yüksek dağları bulunan çöldeki bir bölgenin adıdır.

İbn Abbas ve ed-Dahhak ise “Ahkaf, Şam topraklarında bir dağdır” demişlerdir. Yine İbn Abbas’tan nakledildiğine göre Uman ve Mehre arasında bir vadidir. Mukatil de (şöyle demiştir): Ad kavminin meskenleri Mehre diye adlandırılan bir va­dide olup bu da Yemen’in Hadramut bölgesinde idi. Mehri develeri de ora­ya nispet edilerek “Mehri develer” denilir. Bunlar bahar mev­siminde göçebe bir çadır ahalisi idi.[10]

Kur’an çalışması yapan çağdaş bilginlerimizden merhum Mevdudi de Ahkaf” bölgesi ile ilgili olarak şu bilgileri vermektedir:

Ahkaf, hikf’in çoğuludur. Sözlük manası “kum tepeleri” demektir. Fakat coğrafi bir terim olarak Arabistan çölünün [Rub’ul-Hali] güney-batı kısmının ismidir. Bugün ise bu bölgede kimse yaşamamaktadır. İbn İshak’ın rivayetine göre, Ad Kavminin yurdu, Umman’dan Yemen’e kadar uzanmaktaydı. Kur’an, bunların asıl yurdunun El-Ahkaf olduğunu belirtmiştir. Buradan çıkarak civarındaki ülkeler ve zayıf ülkeler üzerine hâkimiyet kurmuşlardı. Bugün bile, Arap Yarımadası’nın güneyinde yaşamakta olan halklar, bu bölgede bir zamanlar Ad Kavminin yaşadığını bilmektedirler.

Şimdiki Mükella şehrinden 125 mil kuzeyde Hadramut taraflarında bir makam vardır. Burada Hud’un (a.s) mezarının olduğuna inanılır. Kabr-i Hud ismiyle meşhurdur. Her yıl Şaban ayının 15′inde Arap Yarımadası’nın değişik yerlerinden binlerce kişi burada toplanarak bir merasim düzenlerler. Her ne kadar tarihsel olarak bu mezar ispatlanmamışsa da burada bir kabrin inşa edilmiş olması ve Güney Arabistan halkının çoğunun oraya rağbet etmesi, mahalli rivayetlere göre Ad kavminin yurtlarının buralar olduğunu ispatlamaktadır. Öte yandan yöre halkı Hadramut’ta bulunan birçok harabeyi bu güne kadar Ad kavminin evleri olarak anmaktadır. El-Ahkaf’ın bu günkü halini gören kimse, bir zamanlar buralarda şanlı ve pek güçlü bir medeniyetin yaşamış olduğunu düşünemez. Muhtemeldir ki, binlerce sene önce bu bölgeler verimli ve yeşillik idi. Daha sonra meydana gelen bir iklim değişikliği dolayısıyla bir çöl haline gelmiş olabilir. Bu gün ise ıssız bir çöl halindedir. İçerlerine girmeye kimse cesaret edememektedir. 1943 yılında Bavyeralı bir asker bunun güney kenarına kadar ulaşmıştı. Bu şahıs anlatıyor: “Hadramut’un kuzeydeki yüksek tepelerinden aşağıya bakınca bu çöl sanki bin feet (İngiliz ölçü birimidir. Bir feet = yaklaşık 30.5 cm) kadar aşağıda gözüküyordu. Yer yer beyaz kısımları vardı ki, eğer onlara bir şey düşerse o kumun içinde mahvolur gider ve tamamen çürürdü. Arabistan bedevileri bu bölgeden çok korkarlar ve katiyen oraya gitmeye cesaret edemezler. Bir kere hiçbir bedeviyi razı edemeyince yalnız başıma gittim. Buranın kumu adeta toz gibi çok incedir. Ucuna ip bağlı bir şakülü uzaktan fırlattım. Beş dakika içerisinde hemen kumun içine gömüldü. İpin uç kısmı ise çürümüştü.” (Daha fazla malumat için bkz: Arabia and Isles Harold Ingrams, London, 1946, The Empty Quarter, Philby, London 1933. The Unveiling of Arabia, R.H. Kirnan, London, 1937).[11]

Rabbimiz, Ahkaf halkının başına gelen felaketi hatırlattığı bu pasajla Mekke kâfirlerini korkutmaktadır. Şöyle ki, helak ettiği bu kavmin, kuvvet ve beden yönüyle kendilerinden daha ileri olduğunu bildirmiştir. Onlara: “Onlar, mal-mülk, kuvvetçe sizden daha üstün idiler. Ama kuvvetçe ileri olmalarına rağmen, Allah’ın cezalandırmasından kurtulamamışlardır. Böyle olunca sizin haliniz nice olur?”  şeklinde mesaj verilmiştir.

Söz konusu kavmin Mekke müşriklerinden daha güçlü olduğu Kur’an’da değişik surelerde ifade edilmiştir:

74.Hâlbuki Biz, onlardan önce, mal ve gösterişçe daha güzel nice kuşakları/asırlar halkını değişime/yıkıma uğrattık.

                                                                                                   (Meryem/74)

82.Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine yarar sağlamadı.

                                                                                                      (Mümin/82)

26.ayetteki “Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik]. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi”  ifadesi, Âd toplumuna her türlü nimetin ve fırsatın verildiğini açıklamaktadır. Maalesef bu toplum, kendilerine verilen nimet ve fırsatı değerlendirmemiştir.

Âd kavmi ile ilgili detay A’raf, Hud, Şuara, Ankebut ve Fussilet surelerinde yer almaktadır:

66.Sonra da aşağılık maymunluğu, çağdaşlarına ve sonrakilere müthiş bir ders ve Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için bir nasihat/öğüt yaptık.

                                                                                           (Bakara/66)

13.Buna rağmen onlar, yine yüz çevirirlerse hemen de ki: “Ben sizi Âd ve Semûd’un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım.”

14.Hani onlara, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin!” diye önlerinden-arkalarından [her yanlarından] elçiler gelmişti. Onlar: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri kesinlikle bilerek reddedenleriz/ inanmayanlarız” dediler.

                                                                                                    (Fussılet/13,14)

13.Buna rağmen onlar, yine yüz çevirirlerse hemen de ki: “Ben sizi Âd ve Semûd’un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım.”

14.Hani onlara, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin!” diye önlerinden-arkalarından [her yanlarından] elçiler gelmişti. Onlar: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri kesinlikle bilerek reddedenleriz/ inanmayanlarız” dediler.

                                                                                                                 (Şura/18)

41,42.Âd’da da alâmetler/ göstergeler vardır. Bir zaman Biz onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi yapan, sonsuz bırakan bir rüzgâr gönderdik.

                                                                                                               (Zariyat/42)

27,28.Kesinlikle, Biz kendi komşularınız olan memleketleri değişime/ yıkıma uğrattık. Âyetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır/ uydurmakta oldukları şeydir.

Mekkeli müşriklere tarihten örnekler verildikten sonra söz yine o kavimlerin helak ediliş nedenine getirilerek geçmişteki bu kavimlerin akıbetlerinden ibret almaları gerektiği mesajı verilmiştir. Kur’an’dan anladığımıza göre, Mekkeliler, kendilerine örnek verilen eski kavimler hakkında bir hayli bilgi ve belgeye sahip idiler.

38.Âd ve Semûd toplumlarını değişime/ yıkıma uğrattık. Onların değişime/ yıkıma uğramaları, onların yurtlarından size kesinlikle besbelli olmuştur. Ve şeytan onlara, yaptıklarını süsledi de onları yoldan alıkoydu. Hâlbuki onlar görüp anlayan kimselerdi.

                                                                                                  (Ankebut/38)

Ayetteki “kendi kıyınızda bulunan memleketler” ifadesi ile Yemen ve Şam’daki Âd ve Semûd kavimleri kastedilmiştir.

Rabbimiz Mekke müşriklerine uyarı yaparken eski kavimlerin de kendileri gibi sözde ilahları kendilerini Allah’a yaklaştırmaları için edindiklerini açıklamaktadır. Müşriklerin bu kanaati defalarca reddedilmiş ve akıllarını başlarına almaları istenmiştir.

18.Onlar, Allah’ın astlarından, kendilerine zarar vermeyen ve kendilerine yarar sağlamayan şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim yardımcılarımız/ destekçilerimizdir” diyorlar. De ki: “Siz Allah’a göklerde ve yerde Kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Allah, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden arınıktır ve çok yücedir.

                                                                                                          (Yunus/18)

3.Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinenler: “Allah’ın astlarından edindiğimiz yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar, bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin ayrılığa/anlaşmazlığa düşüp durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez.

                                                                                                              (Zümer/3)

29.Hani Biz gizli ajanlardan Kur’ân’ı dinlemek isteyen bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, Kur’ân’a hazır oldukları zaman, “Susun!” dediler. Sonra Kur’ân’ı dinleyince de birer uyarıcı olarak toplumlarına döndüler.

30-32.Onlar: “Ey toplumumuz! Şüphesiz biz Mûsâ’dan sonra indirilen ve sadece içinde konu edilenleri tasdik eden, hakka ve dosdoğru yola kılavuz olan bir kitap dinledik. Ey toplumumuz! Allah’ın davetçisine karşılık verin ve O’na iman edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azaptan kurtarsın. Her kim Allah’ın davetçisine karşılık vermezsee, bilsin ki, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değildir. Onun için Allah’ın astlarından yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın kimseler de yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içerisindedirler” dediler.

Daha evvel Cinn suresinde kendi istekleriyle Kur’an dinledikleri bildirilen “yabancılar” konusuna bu ayetlerde de kısaca değinilmiştir. Sözü edilen bu “yabancılar”, dinledikleri Kur’an’dan etkilenmişler ve ülkelerine dönünce de kabul ettikleri hak ve hakikati kendi toplumlarına bildirmişlerdir. Ayetler gayet açık olup herhangi bir izahı gerektirmemektedir.

Burada konu edilen cinler ile ilgili olarak klasik kaynaklarda akıl almaz hikâyeler yer almaktadır. Allah’ın izniyle bu konuya ait tespitlerimiz, inancımız sağlam ve katidir. Kısaca hatırlatmak gerekirse, burada konu edilen “cinden bir grup”, Yesrib’den Mekke’ye gelerek gizlice Resulullah ile görüşüp ondan Kur’an dinleyen, sonra da Akabe görüşmelerinin ve hicretin zeminini hazırlayan Yesriblilerdir [Medinelilerdir]. Bu Medineli grubun 30–32. ayetlerde yer alan konuşmasının detayı da yine Cinn suresindedir. Bu nedenle, o konuşmanın mealini vermekle yetiniyor, ayetlerin tahlilinin oradan okunmasını öneriyoruz.

1-15.De ki: Bana vahyedildi ki, şüphesiz yabancılardan bir grup Kur’ân dinleyip de: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız. 3Gerçek şu ki, Rabbimizin şanı çok yücedir. O, bir dişi arkadaş ve de bir çocuk edinmemiştir.

4.Ve hiç şüphesiz “bizim aklı ermez”, Allah üzerine saçma sapan şeyler söylüyormuş. 5.Doğrusu biz, bildik-bilmedik her kişinin Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceğine inanıyorduk.

6.Gerçekten de insten; çok iyi tanıdığımız kimselerden bazı kimseler, cinden; tanımadığımız yabancı kimselerden bazı kişilere sığınırlar idi. Böylece de, o yabancı kimseler, onların azgınlıklarını, ahmaklıklarını artırırlardı.

7.Gerçekten de onlar sizin inandığınız gibi, Allah’ın asla kimseyi peygamber göndermeyeceğine/ diriltmeyeceğine inanmışlardı.

8.Ve gerçekten biz göğe dokunduk da onu kuvvetli bekçiler ve parlak alevlerle doldurulmuş bulduk. 9.Ve hiç şüphesiz ki biz gökten duyum almak için oturulan yerlere oturur idik. Peki, şimdi her kim duyum almak için uğraşsa, kendine, gözetleyen parlak bir alev buluyor. 10.Biz de, yeryüzündekilere kötülük mü istendi, yoksa Rableri onlara bir doğruluk mu diledi bilmiyoruz.

11.Şüphesiz bizler; bizlerden bir kısmı sâlihlerdendir, bizden bazıları da bunun aşağısındandır. Biz, çeşit çeşit yollarda idik.

12.Ve kesinlikle, Allah’ı yeryüzünde asla âciz bırakamayacağımızı, kaçmakla da O’nu asla âciz bırakamayacağımızı iyice anladık. 13.Ve biz o kılavuzu/ Kur’ân’ı dinlediğimizde ona iman ettik. Onun için kim Rabbine inanırsa, o hakkının eksik verilmesinden ve haksızlığa uğramaktan/ aptal yerine konmaktan, kendisine aşırı yük yüklenilmesinden korkmaz.

14.Ve gerçekten bizim durumumuz ise; Müslümanlar bizdendir, yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar da bizdendir. Ama kimler Müslüman olduysa, işte onlar doğruya, güzele, iyiye, gerçeğe gitmeyi arayanlardır. 15.Ama inanç konusunda yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara gelince, onlar da cehennem için odun olmuşlardır” demişlerdir.

                                                                                                                  (Cinn/1-15)

33.Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü oluşturan ve onları oluşturmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de güç yetiren olduğunu görmediler mi/ düşünemediler mi? Evet şüphesiz ki, O, her şeye gücü yetendir.

Konu yine müşrikleren tutumlarına getirilip uyanmaları için kendilerine “Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi?” diye sorulmuştur. Bunun cevabı, “Elbette gördüler. Hem de çok gördüler, hala da görüp durmaktadırlar” şeklindedir.

Ayetteki “yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah” ifadesi ile Yahudilerin “Allah’ın yedinci gün dinlendiği” inancı reddedilmekte, Allah’ın yorulmadığı, zaafa düşmediği vurgulanmaktadır.

38.Ve kesinlikle Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı evrede oluşturduk. Ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.

                                                                            (Kaf/38)

Konuya ait detay Kaf suresinin tahlilinde verilmiştir.

33. ayetin maksadı, Allah’ın gökyüzü ve yeryüzünü yaratmış olmasını, Kendisinin, öldükten sonra diriltmeye kadir olduğuna kanıt göstermektir. Rabbimiz surenin baş kısımlarında Kendisinin göklerin ve yeryüzünün yaratıcısı olduğunu bildirmişti. Gökleri ve yeri yaratmanın öldükten sonra insanı yeniden hayata döndürmekten daha zor ve daha büyük bir iş olduğu herkesçe kabul edilir. Bundan hareketle, “Öyleyse, en zor ve en mükemmele güç yetiren, daha kolay ve daha azına güç yetirmez mi?” mesajı verilerek insanlar düşünmeye davet edilmektedir.

57.Elbette göklerin ve yerin oluşturulması, insanların oluşturulmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar.

                                                                                   (Mü’min/57)

15.Peki, Biz, ilk oluşturmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, ama onlar yeni bir oluşturuluştan kuşku içindedirler.

                                                                               (Kaf/15)

34.Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kimselerin ateş üzerine yayılacakları gün: “Bu, gerçek değil miymiş?” Onlar da: “Evet; gerçekmiş. Rabbimize andolsun!” dediler. Allah: “O hâlde bilerek reddedip durduğunuzdan/ inanmadığınızdan dolayı şimdi tadın azabı!” dedi.

Bıkmadan, usanmadan akılsızlık eden müşrikler, bu ayette şöyle bir ahiret sahnesiyle uyarılmaktadır: 

-.Bu, gerçek değil miymiş?

-.Evet [gerçekmiş]. Rabbimize ant olsun!”

-.O halde inkâr edip durduğunuzdan dolayı şimdi tadın azabı!”

35.Artık elçilerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma. Sanki onlar kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. Bu, bir tebliğdir. Artık hak yoldan çıkanlar topluluğundan başkası değişime/yıkıma uğratılır mı?

Rabbimiz rahmeti gereği bunca ayet detaylandırmasına rağmen müşriklerin inatlarının sürmesi üzerine elçisini teselli ederek “Artık elçilerden azm sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma!” Yani “Nasıl senden önceki peygamberler kavimlerinin eziyet, muhalefet ve kötü davranışlarına karşı senelerce yılmadan, usanmadan mücadele vermişlerse, sen de aynen onlar gibi mücadeleye devam et! Bunların hemen iman edeceğini, eğer iman etmezlerse Allah’ın onlara hemen azap indireceğini de hiç düşünme! Onlar kendi sonları gelince bu dünyada bir saat kalmış gibi olacaklar. Hiç yaşamamış gibi olacaklar ve yaptıklarına pişman olacaklar.”

47.De ki: “Kendinizi hiç düşündünüz mü, Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, şirk koşarak yanlış davrananlar; kendi zararlarına iş yapanlar toplumundan başkası mı değişime/yıkıma uğratılmış olur?”

                                                                                     (En’am/47)

Ayette geçen “ اولوا العزمulü’l-azm” ifadesi, “kararlı ve sabır sahibi” demektir. Klasik kaynaklarda peygamberlerden hangilerinin “ulü’l-azm” olduğu konusunda birbirinden farklı birçok nakil bulunmaktadır.  Kimisi üçü, kimisi beşidir demişler ve bazı isimler zikretmişlerdir. İçlerinde peygamberlerin hepsinin “ulü’l-azm” olduğunu söyleyenler de mevcuttur. Ancak ayetteki “ من الرّسلmine’r-rusuli” ifadesindeki “ منmin” edatı, “ تبعيضteb’ız [bütünden koparma”] anlamı içerdiğinden peygamberlerin hepsinin “ulü’l-azm” olmadığı anlaşılmaktadır.

Bizim kanaatimize göre, Kur’an’da yer alan peygamberlerden Âdem (as) ve Yunus’un (as) dışındakilerin tamamı “ulü’l-azm” peygamberdir. Haklarındaki şu iki ayete göre bu iki peygamberin “ulü’l-azm” olmadıkları rahatlıkla söylenebilir.

48.Öyleyse Rabbinin kararı için sabret, bunalan kişi gibi olma. Hani o, bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti. 49Eğer Rabbinden o’na bir iyilik ulaşmasaydı, kınanmış bir durumda, boş bir yere atılacaktı. 50Ancak, Rabbi o’nu seçti, sonra da iyilerden biri yaptı.

                                                                                                          (Kalem/48)

115.Ve andolsun Biz, bundan önce Âdem’den söz aldık da o aklından çıkardı, yapmadı ve Biz, onda bir kararlılık bulmadık.

                                                                                                        (Ta Ha/115)

Giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, surenin bu son ayetinin Medeni olduğu rivayet edilir. Pasajda görüldüğü üzere ayet pasaja hem anlam hem de teknik olarak uygundur. Ayrıca içerik ve üslup itibariyle de Mekkî ayetler ile uyuşmaktadır. Bunlar dikkate alındığında, bu ayetin Medenî olması uzak bir ihtimaldir.

Allah, doğrusunu en iyi bilendir.


[1] (Süyuti; el-İtkan)

[2] (Tağlip, bir alâkadan dolayı bir kelimeyi başka bir mânayı da içine alacak şekilde kullanmak demektir. Baba ile anaya “Ebeveyn” denilmesi gibi. “Baba” sözcüğü, tağlip sanatıyla “Ana”yı da içine alacak şekilde “Ebeveyn” olarak ifade edilir.)

[3] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[4] (Razi; el-Mefatihu’l Gayb)

[5] (Derveze; et-Tefsirü’l Hadis)

[6] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[7] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[8] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[9] (Lisanü’l Arab, c. 2, s. 525, hgf mad.)

[10] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[11] (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)